|
|
|
|
Cem Mumcu
|
|
|
|
|
- Üç kitabınızın da kapağında kadınlar var? İsterseniz kapaklardan başlayalım.
İlk kitaptaki Yeşim Salkım fotoğrafı Orhan Cem Çetin'in çektiği bir fotoğraf. Fotoğrafı görünce çok beğendim ve "kapak bu olsun" dedim. Yeşim Salkım olduğunu bilmiyordum aslında. Sonra kendisinden izin aldık ve kullandık. İkinci kitaptaysa Elif Şafak var. 'Sahici Aşklar Külliyatı'nda da yine bir arkadaşım var.
- O da mı sevgiliniz?
Hayır ama artık öyle bir şeye dönüştü ki bu, birçok insan kitabın kapağında olmak istiyor. Yakın dostum Mario Levi de bunlardan biri. Ama 'Sahici Aşklar Külliyatı' nda onun olması çok uygun olmazdı tabii!
- Peki 1001 İnsan Masalları kaç kitaptan oluşacak dersiniz?
1001 olacağını biliyorum sadece. Kaç kitap olacağını ben de bitince göreceğim veya bitiremeden gideceğim. Bu proje öyküyle başladı ama kitaplardan biri çok kalın bir roman da olabilir.
- Nabokov gibi okkalı bir roman da yazabilirsiniz mi demek bu?
Bunu bilemem. Çünkü benim yaşamımdaki olaylarla da ilintili yazdıklarım. Mesela ikinci kitap babamın ölümünden sonra yazıldı. Babam ölmeseydi o kitap olmayacaktı. Dolayısıyla benimkisi hem hayat, hem de yazarlık serüveni. Zaten, "ben roman yazacağım" diye yola çıkılmaz. "Öykü yazacağım" diye de çıkmıyorum yola aslında. Bir metin ne söylemek istiyorsa, onun biçimini de kendi içinde oluşturur. Maalesef bu roman konusunda iş birazcık piyasaya döndü. 'Roman satar' diye bir laf var ve herkes roman yazmaya başladı. Edebiyatı öldürecek bir şey bu. Roman; 'bu günlerde aldatma meselesi insanları çekiyor' diye de yazılmaz. Hollywood sinemasının gittiği yerdir bu. Metni yazarken, seni bir kişinin bile beğenmeyeceğine dair yüreklilik göstermek zorundasın. Bunları hallettikten sonra, tabii ki tanınsın ve bilinsin de istersin.
- Psikiyatrist olmanızın 1001 insan masallarında bir etkisi var mı peki?
Hiç ilgisi yok tam tersi bunu ayırt etmeyi çok önemsiyorum. Ben bir cerrah olsaydım, işletmeci ya da gazeteci olsaydım bu soru sorulmayacaktı. Bu belayı sevmiyorum çünkü ben kurgu yazıyorum. Dinlediğim, duyduğum şeyleri yazmıyorum. Etkisi var mıdır? Tabii ki vardır ama onu odak noktasına koymak manasız.
- Peki 1001 İnsan Masalları'ndakiler kimler? Kimler genelde öykülerinize girerler?
Yaşayan biri veya tanıdığım biri değil onlar.Ben de yazınca karşılaşıyorum. Bazen "bana bir tane kelime söylesene" diyorum mesela. "İncir" diyorsa karşımdaki incirle başlayan bir öykü yazmaya başlıyorum. Nereye gideceğini ben de bilmiyorum. Sadece sahici olmak gerektiğini biliyorum.
- Siz aynı zamanda bir şairsiniz. Metinleriniz de fazlasıyla şiir şiir. Son zamanlarda şiir okuyan insan pek kalmadı. Sizce nasıl vaziyet?
Fransa'da, Amerika'da da şiir çok okunmuyor. Bizde artık şiir deyince maalesef İclal Aydın'ların, Esra Ceyhan'ların hali gibi, gereksiz ve anlamsız, içi boş duyarlılıkların olduğu kof bir şey oluşmaya başladı.
- Metinlerinizde yaralar çok fazla var. Bana bu yara hadisesi biraz Crash filmini hatırlattı.
Hayat zaten yaralı, ölümlü bir şey. Ayrıca Crash benim için çok önemli bir film.
- Neden öyle?
Çünkü aşktan ve cinsellikten bahsediyoruz. Aşk ve cinselliğin temel meselelerinden biri var oluş ve yokluk üzerine kurulu oluşudur. Crash'de de öyledir aslında. Asılan insanların penis ereksiyonu olmaları, ölen hayvanların sperm boşaltmaları da bununla ilgili. Bütün cinsellik meselesinin özünde, sonraya atfedilen ve ölmemeye yönelik bir şey vardır. İyi cinsellik ve büyük aşklarda kayıp korkusu vardır mesela. Kayıp korkusunu üretmeyen bir aşk, bir süre sonra aşktan uzaklaşır. Karşısındakinin başkaları tarafından da tercih edileceğini bilmek, bir gün kaybedebileceğini bilmek insanı bir şekilde yaşatır ve aşkın besleyicisidir. Eğer içinde kayıp ve ölüm yoksa, büyük bir tutku ve aşk da yoktur. Goran Bregoviç'in Düğün ve Cenaze Orkestrası'nın adını bu yüzden çok seviyorum. Biriyle evlenirken yaşanan ciddi bir hüzün vardır aslında. Başka olasılıkların sonsuza dek yitişi gibi algılanıldığında ölüme benzer düğün de...
-"Edebiyatta sahici olmak gerekir" dediniz. Nasıl yani?
Apartmayı, karşılaşılan insanların öykülerini metin malzemesi haline getirmeyi sevmiyorum. Sokak aralarında gezersin, gerçekten kanarsın kıpkırmızı ve o zaman yazdıkların edebiyata dönüşebilir. Ama şık kıyafetlerinle sokak aralarında bir fotoğrafçı gibi gezerek metin oluşturmak pek sahici gibi gelmiyor bana.
- Peki siz nerelerden yazıyorsunuz?
Ben yaşamakla meşgulum. Kendimden, hallerden ve hayattan yazıyorum. Bir de son zamanlarda görünme meselesi var çünkü. 'Çok görünüyorsam varım' gibi bir durum oluşmaya başladı. Amerika'dan yayıldı bu da bence. Herkes görünmeye çalıştıkça çirkinleşiyor. Gerçek güzellikler yaşamakla meşgul olanlardır. Bir İbrahim Ferrer mesela.
- Sahici Aşklar Külliyatı'nda sayılar ve renkler de çok fazla var. Özellikle de kırmızı. Var mıdır özel bir önemi?
Kırmızı şiirlerimde de çok var. Ama tüm bunlar bilgisel bir önemden çok içsel hallerim benim. Renkler de rüyalar da sadece kişiye özeldir. Hiçbir renk için kesin tanımlar yapamazsın. Tıpkı senin rüyandaki bardakla, başkasının rüyasındaki bardağın anlamının aynı olmaması gibi. Ayrıca kitaptaki metinlerde hiç bilgi yok. Hepsi dökülmüş metinler. İçlerinde bir buçuk dakikada yazılanlar da var.
----
Röportaj: Berrin Karakaş
Fotoğraf: Engin Irız
|