|
Halil Gökhan'ın felsefi gerilim romanı 'Konuşan Kadın' 12 Ocak'ta kitapçılarda
Kadınlar konuşur erkekler anlatır
Ünlü modacı Leon Ziya'nın kapısını çalan bir kadın, ondan ilginç bir istekte bulunur. Ağzını diktirmek ister. Romanda, ağızdan dökülen sözler, günah, suç, haz, beden, giyinmek kavramları tartışılıyor. Yedinci romanıyla sinemacılarla hesaplaşan Halil Gökhan, modacılarla yaptığı hesaplaşmada yenildiğini itiraf ediyor
|
|
|
|
Halil Gökhan
|
|
|
|
|
"Sizden bir şey istiyorum. Yerine getirilmediği sürece istekler hiç bitmez. İşlerimi tek başıma yapmayı aslında çok severim, ama benim de yapamayacağım şeyler var."
İstanbul'da 20. yüzyılın sonları... Teşvikiye Bostan Sokağı 4 numarada bulunan Leon Ziya Şehzade'nin modaevine giren orta yaşın kıyısındaki kadın, ünlü modacıdan şaşırtıcı bir istekte bulunur. Romanın diğer kahramanı Leon Ziya, 13. sayfada, okura şöyle aktarır kadının isteğini: "Bu son isteği yazacaklarımın sonuna bırakıp gereksiz bir gerilim yaratmak istemiyorum. Bu kadın açıkça benden ağzını dikmemi istiyordu." Bu karşılaşmadan sonra, on gün boyunca, kara sinemacı Alev İpek Leon Ziya'ya ağzının neden kapanması gerektiğini anlatır. Usta, -hatta sağaltıcı- bir terzinin oğlu olan ve annesi sayesinde bütün hazlarından arınmış Leon Ziya ise bir yandan kendi yaşam öyküsünü, bir yandan da kendini Alev İpek'in celladı olmaya götüren yolu aktarır. Roman boyunca, ağız ve ağzın yaydığı kötülükler, moda giyinmek, suç, ceza, kutsallık, günah gibi kavramlar bir şekilde sorgulanıyor.
Konuşan Kadın'ın girişinde, yazar, moda tasarımları için modacı Ümit Ünal'a teşekkür ediyor. Hayatını editör ve çevirmen olarak kazanan Halil Gökhan, "Modayla tek ilgim Paris'te moda okulunda okuyan bir genç kıza Fransızca öğretmekti" diyor ve neden romanına modacı bir kahraman seçtiğini şu sözlerle anlatıyor: "Edebiyatı çok geniş bir alan olarak görüyorum. Çok da boşluk var. Tarihten felsefeye kadar birçok disiplin edebiyatın içine giriyor. Ben de zor karakterler seçmeyi seviyorum. Önce romanın adı vardı ve o adın etrafında dönüyordu. Bunun için çok uzak bir karakter bulmam gerekiyordu. Sürrealistlerin imgeyi tarif edişi gibi birbirinden uzak nesnelerin çağrışımlarıyla ortaya çıkan bir şeydi. Çarpışma ve çatışmadan uzak bir olay olması için, merkeze çok uzak bir olay yakalamaya çalıştım: Bir ağız dikmek ve bunu bir modacının yapması..."
Halil Gökhan'ın 1999'da yazdığı ilk romanı Yedinci, bir kara sinema festivali için bir arada bulunan biri kadın yedi sinemacının, o sırada ülkede meydana gelen askeri darbe sonucu bir kütüphaneye kapatılmasını anlatır. O romanın tek kadın kahramanı Alev İpek, Konuşan Kadın'da, karşımıza ağzını diktirmek için Leon Ziya'nın kapısını çalan, ardından da on gün boyunca işlediği cinayetleri sıralayan kahraman olarak çıkıyor. Her ne kadar, kahramanı, "Bu ağız susmalı" diyerek kendi kendinin yargıcı da olsa, roman susmak değil susturulmak üzerine kurgulanmış. Gökhan, kadınla erkek arasındaki popüler söylemlerden kaçınmak gerektiğini üstüne basa basa belirttikten sonra, romandaki karakterlerine dayanarak, "kadın konuşur, erkek anlatır" diyor. Örnek olarak da, erkekler tarafından vaaz edilen kutsal kitapları gösteriyor. Alev İpek'in itirafları, Leon Ziya'nın romanın sonuna kadar sürdürdüğü soğukkanlı duruşu, romandaki gerilimi yukarıda tutan şeyler. Gökhan romanını, "Söz yoluyla yapılanlar en büyük kötülüktür. Kahramanın işlediği onca cinayete rağmen, Leon Ziya'nın soğukkanlı duruşu; günahsız, hatta bedenin hazlarından bile yararlanmamış birisi olması... Bunu hep korumaya çalıştım. Ağzın kapanması da bir yerde Pandora'nın kutusunun kapatılması. Bunu söylemiyor ama yazıyor" diye özetliyor.
Halil Gökhan, Yedinci ile başlayan romanlarını beş romanlık bir seri olarak planladığını anlatıyor. Önce sinemacılarla hesaplaştığı roman, ardından da modacı bir kahramanın olduğu Konuşan Kadın. Ancak, modacılar ve modacı kahramanı Halil Gökhan'ı alt etmeyi başarmış görünüyorlar. Gökhan şöyle anlatıyor bu durumu: "20. yüzyılda öne çıkan karakterler var: Sinemacı, modacı, müzisyen, filozoflar ve yazarlar. İnsan sanat yapmaya başladığında üzerine bir görev elbisesi giyiyor, fakat 20. yüzyılda bunların tuzunun kuru olduğunu ve insanlarla ilgilenmediklerini düşünüyorum. Sinemacılar ellerindeki büyük malzemeyi artık kariyer veya para için kullanıyorlar. Bu yüzden bu karakterle hesaplaşmayı düşünüyordum ancak bu romanda yenildim çünkü modacıların aslında toplumu etkilediklerini gördüm."
Okur; bütün bu haz, günah, söz, yazı tartışmalarını okurken, onuncu günün sonunda, romanın asıl konusu olan ağız dikme eyleminin gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini merak etmekten giderek uzaklaşıyor. Ancak yine de romanın iyi (mutlu değil iyi) bir sonla noktalandığını belirtelim.
-
Nuray SOYSAL
Fotoğraf: Engin IRIZ
|
|