|
|
Nedim Gürsel
|
|
|
|
'Öğleden Sonra Aşk', 'Cici Papa' gibi öykü kitaplarının, 'Resimli Dünya', 'Boğazkesen' isimli romanların, 'Balkanlara Dönüş', 'Gemiler de Gitti' isimli gezi kitaplarının yazarı Nedim Gürsel, son kitabı 'Sağ Salim Kavuşsak'ta çocukluğunu ve çocukluğunun geçtiği Balıkesir'i anlatıyor. Gürsel'in çocukluk ve ilk gençlik anılarına, ilkokulda yazdığı kahramanlık şiirleri, küçük yaşta kaybettiği babası, hep "bir gün onu da kaybedersem" korkusuyla yaşadığı annesi ve ölüm korkusu damgasını vuruyor. Kitap, Türkiye ile aynı zamanda Fransa'da da yayımlanıyor. Fransız yayıncı kitaba 'Esir Balıklar Ülkesine Yolculuk' adını koydu. 20 yıldır Paris'te yaşayan Nedim Gürsel'le çocukluk anılarını ve çocukluk yıllarının yazın hayatına etkisini konuştuk.
- Anılarınızın ilk sayfalarından itibaren anlaşılıyor ki, trenler çocukluk yıllarınızın da önemli bir parçası olmuş. Trenler yazın yaşamınızı, gezi yazılarınızı ve bu gidişlerinizi (Paris) nasıl etkiledi?
Çocukluğum bir demiryolu kavşağı olan Balıkesir'de geçti. Denizi de ilk kez Bandırma'da, bir tren yolculuğunun bitiminde gördüm. Sonra kitapta ayrıntılarıyla ve özlemle anlattığım Balıkesir- Akhisar arasındaki tren yolculukları, onlar da düşlerime girer hâlâ. O zamanlar ne motorlu tren vardı, ne de sonradan şu göçebe hayatımın ayrılmaz bir parçası olacak, yaşadığım ülke Fransa'yı bir uçtan bir uca kat eden hızlı trenler. Kara trenin, özellikle de lokomotifin, çocukluk anılarımda özel bir yeri olduğunu söyleyebilirim. Ama tren 'Sağ Salim Kavuşsak'ta bir simge. Ayrılığın simgesi ne yazık ki, kavuşmanın değil.
- Çocukluk yıllarınızı yazmak sizin ve yazınınız için nasıl bir terapi oldu? En çok hangi yönünüzü tedavi etti?
Gerçek bir terapi oldu diyebilirim. Bu kitabı yazarken, çok az tanıdığım babamı keşfettim. Onun kitaplardan ibaret dünyasını, Fransızca'dan yaptığı çevirileri, babama beğendirmek, onun gözüne girebilmek için dokuz yaşından itibaren yazmaya başladığım, bir iki sayfayı geçmeyen 'roman' denemelerimi anımsadım. Asıl önemlisi de, yazmayla olan ilişkimizin bir nevrozdan kaynaklandığının farkına vardım. Yazdıkça annemle bir hesaplaşma içine girdiğim de oldu, onu giderek daha çok özlediğim de. Babamın ölümüyle içimde yer eden ölüm korkusunun çözümlemesini de yapmaya kalkıştım kendimce. Sonra, babamın genç yaşta ölümünden ben sorumluymuşum gibi hayatım boyunca yakamı bırakmayan suçluluk duygusunu da tanımlamaya, adlandırmaya çalıştım. Ama, sonuçta bir otobiyografi söz konusu, terapi değil. Bir 'psychanalyse' hiç değil.
- Çocukluk yılları sürgünde daha mı çok hatırlanıyor?
Sanıyorum evet. Çünkü zorunlu ya da gönüllü sürgünlük, bir süre sonra köksüzlük duygusuna yol açabiliyor. Kendinizi boşlukta hissedebiliyorsunuz. Bu durumda geçmiş, olduğundan daha önemli görünebiliyor. Çocukluk, dünyayla barışık olduğunuz, onu dolu dizgin keşfettiğiniz, sizi yakın çevrenize, ülkenize bağlayan tek gerçekliğe dönüşüyor.
- Yazmaya, her Türk çocuğu gibi ilkokul sıralarında kahramanlık şiirleri yazarak başladığınızı anlatıyorsunuz. Merak ettiğim şu: Resmi tarihle bilenen duygular daha sonraki yıllarda nasıl tezahür ediyor?
Nasıl oluyor da dokuz yaşında bir çocuk kahramanlık şiirleri yazmak ihtiyacını duyabiliyor? Bu sorunun yanıtını aradığım bölümlerde, benim kuşağıma dayatılan Kemalist eğitimin eleştirisini yapmaya çalıştım. Milliyetçilik, diyebilirim ki, kanımızda dolaşan bir şeydi, yalnızca bir ideoloji değil. Avrupa Birliği'ne girmek istediğimiz bugünkü süreçte o yılların eğitim anlayışıyla da hesaplaşmamız gerekiyor. Anne ve babalarımız, kitapta anlattığım gibi, "Kıbrıs Türk'tür Türk kalacaktır" diye bağırıyorlardı gösteri yürüyüşlerinde. Silah zoruyla ve yüzde 18 Türk nüfusuna dayanıp adanın yüzde kırkını işgal etmiş bir ülke olarak, bugün de, Kıbrıs'ın satılık bir arsa olmadığını söyleyebiliyoruz.
- Babanıza -erken öldüğü için, sizi bırakıp gittiği için- küs müsünüz? Açıkçası anılarınızı okurken alttan alta öyle bir fikre kapıldım.
Hayır, küs değilim. Ama, keşke ölmeseydi diye düşünüyorum. Onunla gerçek bir diyalog kurabilmeyi, dertleşebilmeyi, sırdaş olabilmeyi isterdim. "Elinde olmayan nedenlerle" bizi terk ettiğini yazdım. Bir de yıllar sonra Paris'te gördüğüm bir düşü. Meğer babam ölmemiş, bir başka kadının peşinden çekip Paris'e gitmiş. Ondan da çocukları olmuş. Oysa biliyorsunuz, gerçekte annemi bırakarak çekip Paris'e giden bendim. Bu kitabı yazarken karışık duygular içindeydim, diyeceğim.
- Sanki erkeklerde -ölüm nedeni ne olursa olsun- babadan daha fazla yaşama takıntısı var (sayfa 130). Siz de babanızın öldüğü yaştan sonra geçen yılları artı olarak kabul ediyorsunuz. Bu; yaşama, ölüme ve Tanrıya bakışınızı nasıl etkiliyor?
Gözleminiz çok doğru. Babam bir trafik kazasında öldüğünde otuz sekiz yaşındaydı. Ondan fazla yaşayamayacağım endişesiyle elli üçüme geldim. Ve ne tuhaftır ki, otuz sekiz yaşımdayken, o zamanki sevgilimle ölümcül bir trafik kazası geçirdim. Arabayı o kullanıyordu. Dolayısıyla ben, Fransızların deyimiyle 'ölecek olanın yerinde'ydim. Birkaç takla attık. Bel kemiğim zedelendi, üç ay hiç kıpırdamadan yattım. Sonra, bir süre çelik korseyle dolaştım. Sevgilime ise hiçbir şey olmadı. Ne de olsa kadın kısmı sağlamdır. Babalarından fazla yaşamayacakları endişesine de pek kapılmazlar. Ya da kapılanana ben rastlamadım.
- Sürgüne zorlanmış bir yazar olarak, devlete küs müsünüz?
Devlete, daha yazarlığı adım atar atmaz hakkımda dava açıldığı için, elbette sevecenlikle bakmıyorum. Ama küs de değilim. Aynı devlet, kitapta da belirttiğim gibi, nice yazarımızı hapislerde çürüttü. Büyük romancılarımızdan birini gizli polise öldürttü. Yazarlar, genelde muhalif konumda oldukları için, devlete küsmezler. Ece Ayhan’ın deyimiyle "Tüzüklerle çarpışarak büyürler".
|