Tempo Online
Toplum Politika Ekonomi Dünya Sağlık Kültür Yaşam Spor Astroloji
KÖŞE YAZARLARI
Berrin Karakaş
''İçimde dışarıdakinden çok daha büyük bir dünya var''

Berrin Karakaş ikinci kitabı 'Tül'de, kendi iç dünyasından yola çıkarak yarım yamalak yaşayanları, kendi deyişiyle 'post-tutunamayanları' yazdığını söylüyor

Tempo muhabiri ve yazar Berrin Karakaş, birinci kitap ‘Sidre’de -ki kelime anlamı olarak yaratıcının sırlarının başladığı, sınır noktası olarak tarif edilebilir- ‘en tepeyi’ anlatmıştı. Yazar, bu kez o tepeden aşağı iniş serüvenini kaleme alıyor. Karakaş’la kitabını, ‘iniş’ini ve iç dünyasını konuştuk.

                                                                                                                     

- Kitapla ilgili yazdığınız manifestoda, “Tül Allah yazar” diyorsunuz. Çok iddialı bir söylem değil mi bu?

Evet,

 

- Allah’ı mı yazıyorsunuz yani?

Aynı zamanda Allah tarafından yazdırılmış, bir nevi peygamberlik, vahiy inmesi gibi bir şey aslında. Bir gece eve geldim, bilgisayarda aynı anda 12 dosya açıp birer paragraf yaza yaza sabaha kadar bitirdim. Sonra üzerinde oynamaya başladım. Böyle söyleyince insanlar, “Kafayı yemiş” diyebilirler; ama bazen yazarken bunu hissediyorum.

 

- Ne hissediyorsunuz?

Ne yazdığını bilmeden sadece yazıyorsun; sonra okuyorsun. “Aa bunları yazmışım” diyorsun. Çok zaman olan bir şey bu bana.

 

- “Yazmak ve kutsiyet arasında bir ilişki var” derler zaten. Katılıyor musunuz buna?

Bazı insanların böyle yazdığını düşünüyorum. Yani bazı insanların düşünüp kurgular yapmadan, araştırmalar yapmadan, üzerinde çalışmadan... Şiir aslında böyle bir şey. Çok şiirsel yazanlarda bu böyle. Benim de en çok sevdiğim şey bu. Şiiri böyle yazarsın, sonra Hilmi Yavuz hesabı onunla bir güzel oynarsın. Zaten ‘Tül’ de ‘şiirlilere’ adanmış bir kitap.

 

- ‘Şiirliler’in kavram olarak karşılığını verebilir misiniz?

Şiirli insanlar var. Bazı insanların gözlerine bakarsan anlarsın onların şiirli olduklarını. Bu, sokaktaki tinerci de olabilir, büyük bir şirketin başındaki bir adam da... Seçilmişler gibi ya da aslında bunlara kendilerini, iç dünyalarını koruyanlar demek daha doğru. İç dünyalarını koruyanlar, kalpleri zengin olup bunu koruyanlar...

 

- Kendini koruma kaygısı asosyalliğe götürmez mi?

Yoo, ben mesela, asosyal biri değilim; ama içimde dışarıdakinden çok daha büyük bir dünya var. Ama zor zanaat bu şekilde yaşayabilmek.

 

- Peki yazar olarak sizi nerede konumlandırmamız gerekiyor?

Bana kalsa sadece şiir yazarım. Ama insanların şiire önem verdikleri yok. Gerçi ben de çok okumuyorum. Belki de bir yere koymamak daha doğru bir seçim olabilir. Edebiyatın Duman’ı (Türk müzik grubu) olmak diyebiliriz.

 

- Kitabınızda gerçek bir hayat anlattığınızı söylüyorsunuz. Buradan kasıt yaşanmış öyküler mi? Yoksa, hayatlar kurgusal mı?

Bu, aslında bir üçlemenin ikincisi. Birincisi ‘Sidre’ydi. Her yazarın çeşitli baremleri var. Okumalarıyla, yaşadıklarıyla gerçekleşen, gördükleriyle ilerleyen... ‘Sidre’de daha büyük bir egom vardı, yüksekteydim. ‘Tül’de ise, “O kadar tepede dolaşamazsın; in bakalım aşağıya” diyen bir hayat gördüm. Bir sürü görmek istemediğim gerçekliği gördüm ikinci halimde. Dolayısıyla buradaki tipler de hayattan. Sokakta yaşamaya başlamış bir profesör var, bir eroinman var vs. Aslında şöyle diyebiliriz. Hayatın keskin gerçekliğini görmüş insanlar. Kapak da o yüzden böyle. İnsanlar ‘öteki’lere değer vermiyorlar; ama bir de böyle bir gerçeklik var.

 

- Karakterleriniz, ‘underground’ yani. O zaman bu dünyayı yazdığınızı söyleyebilir miyiz?

‘Underground dünya’ demek ne kadar doğru bilemiyorum; ama ‘tenhada olan insanlar’ diyebiliriz. Birçok insana bir şey ifade etmeyen insanlar. Serseriler, kimsenin görmek istemedikleri... Tutunamayanlar diyebiliriz aslında; hatta bunlar ‘post-tutunamayanlar’.

 

- Biraz açar mısınız bu post-tutunamayanları?

Yarım yamalaklar aslında. Tıpkı Oğuz Atay’ınki gibi. Ne oradadırlar ne burada. Bu, iyi bir şey bence. Aslında kurban vermişlerdir hayata. Bir şey almak için, inandıkları için, başka bir şeylerini feda etmek durumunda kalmışlardır. Daha çok da yazıyla haşır neşirdirler. Ben de mesela, yazı için kurban vermek gerektiğine inanıyorum.

 

- Toplumun ne kadarı böyle ve toplumu nasıl görüyorsunuz?

Çok sıkıntılıyız o açıdan toplum olarak. Ne Doğu’yuz, ne Batı’yız, ne Avrupa’yız, ne Asya’yız. Yarım yamalaklık işte. Aslında kaotik insanlarız. Hiçbirini tam olarak olmuyorsun. Bir acayibiz.

 

- Kitabınızın kapağına çıplak bir kadın bedeni koymuşsunuz. Erotizm dozu yüksek bir algılama yaratıyor bu. Ancak, inceleyebildiğim kadarıyla böyle bir erotizm yok kitabınızda. Neden bu ikilem, ya da ironi?

Ona dair bir manifesto aslında biraz da. İlk kitabımın kapağında, kendi yaptığım ve öyküler kadar karışık bir resim vardı. Ama çok iyi satmadı. Bu kitabı yazdıktan sonra kendi kendime dedim ki, “Ufak bir hile yapayım. Madem üzerinde kadın olan, aşklı meşkli şeyler satılıyor; ben de çıplak bir kadın koyayım, şeffaf da olsa bir poşete sokayım”. Aslında, hileden de öte, başka bir kitleye ulaşma hevesi de var bu işin içinde. Bir de tabii ikinci aşamada, çıplak bir gerçekle karşı karşıya olunduğunu en iyi anlatan biçim, çıplaklık gibi geldi. Çünkü okur benim için çok önemli. Kolektif bilince inanıyorum. ‘Tül’ de bütün o insanlarla yazılan bir kitap aslında.

 

- Son olarak, üçlemeden söz etmiştiniz; üçüncü ne olacak?

Son nokta geliyor. ‘Münteha’. O, tamamen şiir olsun istiyorum. Çünkü şiir yazan bir insan için son noktadır. Şiirle uğraştıysan, başka bir şey yapmaya üşenirsin, ihtiyaç duymazsın. Tabii basacak birini bulursam yapacağım bunu.

-

Haber: Enis TAYMAN
Fotoğraf:
Çağrı KILIÇÇI

01.11.05

[ BİZE ULAŞIN | İŞ FIRSATLARI | KÜNYE ]
© Bu site, Doğan Burda Dergi Yayıncılık ve Pazarlama A.Ş. tarafından T.C. yasalarına uygun olarak yayınlanmaktadır.
Sitenin isim ve yayın hakları Doğan Burda Dergi Yayıncılık ve Pazarlama A.Ş.'ye aittir. Sitede yayınlanan yazı, fotoğraf, harita, illüstrasyon ve konuların her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilerek dahi alıntı yapılamaz.