|
Şimdi gözlerinizi kapatın; Sultan Abdülaziz, 5. Murat ve 2. Abdülhamit’i
Londra’nın meşhur meydanı Covent Garden’da opera dinlerken hayal edin. Sonra,
Emre Aracı’nın Kalan Müzik’ten çıkan; “İstanbul’dan Londra’ya 19. Yüzyıl Osmanlı
Koral ve Senfonik Müziği” albümüne kulak verin. Albüme; “İstanbul’dan Londra’ya”
ismini, Prag’daki kayıtlardan beş gün önce Paris’te kaldığı Avrupa Meydanı’ndaki
bir otelde vermiş Aracı. Sebebi, bu meydanda İstanbul ve Londra caddelerinin
birleşmesi. Ve amaç, elbetteki müzikte olduğu gibi siyasal arenada da halkların
kardeşliği.
|
|
|
|
Emre Aracı
|
|
|
|
|
- “İstanbul’dan Londra’ya”... Bu yolculuğun sizi
en fazla etkileyen yanı neydi?
Sultan Abdülaziz’in yapmış olduğu seyahat. Bu, bir ilk.
Buckingham Sarayı’nın bir katı Abdülaziz için ayrılmış. Buralara o kadar çok
turist gider, fotoğraf çeker ki ama bunları bilmezler. 5. Murat olsun, 2.
Abdülhamit olsun, onlar da bu seyahatte varlar. Onları Covent Garden’da opera
seyrederken düşünebiliyor musunuz? Kültürleri hiç bilinmeyen yerlerde
çakıştırmayı seviyorum. Kraliçe Viktorya’nın büyük bir portresi Dolmabahçe
Sarayı’nda asılı mesela.
- Osmanlı’da o dönem koral ve senfonik müziği
sadece azınlıklar mı yapıyordu?
Evet. Yüzeyseldi, ama Osmanlı mozaiğinin bir araya
gelmesinin parçasıydı. İtalyan
paşalar, Ermeni mimarlar gibi, bu müzik de bir azınlığı temsil etti ama resmi
anlamda kabul görmüştü. Beyoğlu’nun kiliselerinde, tiyatrolarında kendi
hallerinde dinledikleri bir müzik olmaktan çıkmıştı. Osmanlı İmparatorluğu’nun
resmi makamlarında da kabul gören seremoninin bir parçası olmuştu. Sonuçta saray
için bestelenmiş sözler Osmanlıca ve bunu Osmanlı döneminin çok sesli müziği
olarak kabul etmek lazım.
- Londra Belediyesi’nin o dönem bu ziyaret için
bastırdığı madalyonu Londra’da bir antikacıda buluşunuz da ilginç.
Kayıt safhasında karşıma çıkıyor olması ilginç.
Madalyonun bir yüzünde Sultan Abdülaziz’in profilden portresi var. Arka
yüzündeyse, arkasına St. Paul Katedrali’ni almış, başında tacı, Londra’yı temsil
eden bir kadın figürü ve karşısında ise başında hilal, arkasında Sultanahmet
Camii olan bir Türk kadını var. İngiliz, Türk’ün elini tutmuş, arka planda da
büyük harflerle, “WELCOME” (Hoş geldiniz) yazıyor. Albümün köprüler oluşturan
temelini görsel olarak iyi yansıttığını düşündüğüm bir malzeme
bu.
- Neden Osmanlı’da o kadar da çok ilgi duyulmamış
senfonik ve koral müziğe?
Bir eğitim meselesi. Zaman olsaydı daha değişik kişilere
de ulaşırdı. Bir kere kültür olarak farklı. Neden tek sesli müzik dururken, bu
insanlar çok sesli müzik dinlesin ki. Çok sesli müziğin armonik zenginliğine
eşdeğer bir zenginliktir tek sesliliğin makamsal zenginliği. Primitif olarak
görüldü bu belki ama ben öyle bakmıyorum. Nitekim bugün Avrupa’da büyük bir ilgi
var bu müziğe. O dönem Adnan Saygun, Cemal Reşit Rey, Ulvi Cemal Erkin, Necip
Kazım Akses gibi çok sesli müzik politikasını belirleyen insanlar da var.
Cumhuriyet’le başladılar belki ama Cumhuriyet’le nota öğrenmediler. Padişahlık
varken bu müziği duyup ilgilenmiş bu insanlar. Bu, bir gelişme, tabana yayılma
meselesidir.
- Luigi Arditi’nin Osmanlıca yazdığı ‘Türk
Kaidesi’ eserini nerede keşfettiniz?
İstanbul Üniversitesi Nadir Eserler Kütüphanesi’nden.
Mahmut Ragıp Gazi Mihal, 1930’larda kaleme aldığı eserinde bunlardan bahseder.
“Arditi’nin Londra’da da bir eseri vardır” diye yazar. İkisinin aynı eser
olduğunu ortaya koydu benim araştırmam.
- Kayıt için neden
Prag?
Dünyanın en güzel salonlarından bir tanesi Prag’da. İlk
kaydı yabancılar söylemiş, dolayısıyla ben de kaydı yabancılarla yapmak istedim.
Aynı formülü uygulamak istedim. Acaba dilleri nasıl dönüyordu?
- Başarılı buldunuz mu?
Evet. Çeklerin fonotiği yakın. İngilizler olsa
zorlanırdık, ama ben gelen telaffuza hayret ettim doğrusu.
-
Haber: Berrin KARAKAŞ
|