Tempo Online
Toplum Politika Ekonomi Dünya Sağlık Kültür Yaşam Spor Astroloji
 
SON DAKİKA
Küresel Isınma : Avrupa Uzay Ajansı, buzulların kapladığı alanın uydudan ölçümlerin başladığı 1978'den sonraki en alt seviyesine indiğini ve Avrupa'dan Büyük Okyanus'a kutup üzerinden kestirme deniz yolunun açıldığını duyurdu   Irak : Irak'taki radikal Şii lideri Mukteda Sadr'a bağlı siyasi hareket, Şii koalisyon hükümetinden çekilme kararı aldı   Turizm : Antalya'ya hava yoluyla gelen turist sayısının 6 milyona yaklaştığı bildirildi   Afganistan : İngiltere, Taliban'ın Afganistan'daki İngiliz askerlerine saldırılarda Çin yapımı silahlar kullandığını bildirerek, Çin'e şikayette bulundu   Secret : Rhonda Byrne'ın yazdığı ve dünyada çok satanlar arasında ilk sıralarda yer alan ''Secret (Sır)'' adlı kitap, Türkiye'de de 4 aydır okurların en çok tercih ettiği eser oldu  
Barbora Bobulova
Cinecitta'da bir Külkedisi

12 yaşında tesadüfen gittiği bir televizyon filmi seçmelerinde keşfedilen Barbora Bobulova'nınki, bir 'Alis Harikalar Diyarında' öyküsü. Bratislava'dan İtalya'ya, oradan New York'a, beş parasız garip bir garsonken Cannes Film Festivali'nde dört gün rüya gibi bir yaşama uçuş. Ardından, ''Bakalım şans yüzümüze gülecek mi?'' diye başlayan İtalya macerası

Barbora Bobulova
Barbora Bobulova

Bir oyuncuyu ilk kez izlediğiniz zaman, beğenseniz bile genellikle aklınızda kalmaz. İkinci, üçüncü filmini gördüğünüz zaman, "Aa bu o" dersiniz. Ama Slovak oyuncu Barbora Bobulova'yı ilk kez 'Maria Jose, L'Ultima Regina' dizisinde izlediğim zaman; yüzü, duruşu bir süre benimle kaldı. İtalya'nın genç aristokrat kraliçesi olarak bir süre benimle yaşadı.

Porselen gibi bir teni var, ince, zarif, nadide bir çiçek gibi. Konuştukça açıyor, açılıyor, heyecanlanıyor, değişiyor, cıvıl cıvıl oluyor. Gücünü sezdiriyor. Bu değişimi gözlemek heyecan verici. Şimdi Slovakyalı ama 1974 yılında doğduğu zaman ülkenin adı Çekoslovakya. 12 yaşında tesadüfen gittiği bir televizyon filmi seçmelerinde keşfediliyor. Gerisi ise, Külkedisi, ya da 'Alis Harikalar Diyarında' öyküsü. Bratislava'dan İtalya'ya, oradan New York'a, beş parasız garip bir garsonken oradan Cannes Film Festivali'nde dört gün rüya gibi bir yaşama uçuş. Ardından "Bakalım şans yüzümüze gülecek mi?" diye başlayıp bugüne kadar süren bir İtalya macerası. Yaklaşık iki aydır da 'Cuore Sacro' filminde üstlendiği Irene rolüyle yolu ve kaderi, kendisi gibi uzak bir diyardan İtalya'ya gelen Ferzan Özpetek'le kesişmiş durumda. Birlikte ilginç bir sinerji oluşturdukları kesin.

- Oyunculuğun sevdiğiniz yönü ne?
Bizim mesleğimizin güzel yanı, benim hoşuma giden yanı; mesela beni Maria Jose olarak o saç, makyaj, kostümle ekranda görenler, üstümde blucin, ayağımda çizme normal halimle sokakta gördükleri zaman tanımakta zorluk çekiyorlar. Ekranda çok farklı olduğumu, sokakta genç bir kız çocuğuna benzediğimi söylüyorlar. Ferzan'la ilk karşılaştığımızda onun da bana ilk sorduğu şey, "Sen kaç yaşındasın?" oldu. "Ben yaşı biraz daha büyük birini arıyorum, sen kız çocuğuna benziyorsun" dedi. "Merak etme, ekranda çok daha büyük duruyorum" dedim. Başka bir insana dönüşmek, başka bir insan olmak çok eğlenceli. Ben çok şanslıyım, hep farklı insanları canlandırdım. İtalyan oyuncular genellikle görünümlerini değiştirmeme eğiliminde; sekiz yıl, on yıl hep aynı kalıyorlar. Yargılamıyorum, yanlış ya da doğru olduğunu söylemiyorum ama bir filmde sarışınsam, diğer filmde yönetmenin kahverengi ya da kızıl saçlı olmamı, farklı olmamı istemesi hoşuma gidiyor. Kendimi tamamen değiştirmek bende hiç sorun yaratmıyor. Aksi halde sıkılırım, sıkıcı olur.
- Amerikan sinemasında da bizde de uzun yıllar bazı oyuncular hep aynı karakterleri, aynı klişe tipleri, hep kendilerini canlandırdılar. Bu, oyuncu için de sanırım geliştirici bir şey değil...
Çok sıkıcı, ben çok sıkılırdım. Benim beni zorlayacak, harekete geçirecek, motive edecek şeylere ihtiyacım var. Ayrıca sürprizi seviyorum. Kendimi şaşırtmak, yönetmenin beni şaşırtması hoşuma gidiyor. O ana kadar yapmadığım bir şey, yeni bir şey, o güne kadar yapabildiğimi gördüğüm şeyden daha fazlasını gerektirecek bir şey olsun istiyorum. Çünkü daha çok şey verebileceğimi hissediyorum. O yüzden, yönetmen bu açıdan talepkâr olduğu zaman hoşuma gidiyor.
- Sınırlarınızı zorlamayı, farklı ufuklara uzanmayı seviyorsunuz anlaşılan?
Evet, evet, yeni kapılar açmak, hatta her zaman kolay olanları değil, bazen zor olanları açmak. Hatta bazen anahtarları bulamamak hoşuma gidiyor. Yeni kapılar, yeni anahtarlar aramayı seviyorum. Bu mesleğin güzelliği burada yatıyor.
- 'Cuore Sacro'da canlandırdığınız Irene nasıl bir kadın?
İlk kez kişisel olarak hiç tanımadığım bir dünyaya ait karakteri oynuyorum. Çok zengin, materyalist bir dünya, maddi değerlerin en önemli şeyler olduğu bir dünya. Bu, benim dünyam değil; ben normal bir aileden geliyorum. Her şeyin paranın etrafında döndüğü bir yaşamı; mal mülk, mücevherler, Chanel, Armani giysiler içinde bir dünyayı, o dünyada büyümeyi tabii ki hayal bile edemem. O yüzden bu sahneleri oynarken, karakterin bu yanını, yani zengin ve zenginliğinin tamamen bilincinde ve bununla hiçbir sorunu olmayan yanını, asla içinde kendimi hayal edemeyeceğim sahneleri canlandırırken eğlendim.
- Demek öyle?
Evet, benim için çok eğlenceli oldu. "Tanrım" dedim, "parçası olmayı hiç istemeyeceğim bir dünya, ama iki hafta için bu kadar güçlü biri olmak hoş olur". Hatta zaman zaman kendimle dalga geçiyordum. Benim için bir rüya, bir masal gibi oldu. Hani sahip olamayacağımız şeyleri hayal ederiz ama bizim için ulaşılması imkânsız olduğunu biliriz. Her yere helikopterle gittiğim küçük bir rüya yaşadım. O yüzden hoşuma gitti, eğlendim.
- Ama sonra bu karakter değişiyor.
Evet, değişiyor. Sanki materyalist bir dünyada büyümüş birisi, ruhsal dünyayı keşfetmeye başlıyor. Büyük bir egoistlikten diğerkamlığa geçiyor. Bu dönüşümü yani ikinci bölümü henüz çekmedik, o yüzden çok kapsamlı konuşmam mümkün değil.
- Şimdi çektikleriniz dönüşüme giden sahneler mi?
Evin içinde çekilen birçok sahne hâlâ daha ilk bölüme ait. O yüzden biraz terörize olmuş haldeyim. Aklım kadının tamamen manevi bir dünyaya gireceği ve elindeki her şeyi çevresine vermeye başlayacağı o ikinci bölümle meşgul. Henüz bu bölüme başlamadık, o yüzden Ferzan'ın bunu nasıl ele alacağını merak ediyorum. Ama senaryoyu okuduğum zaman bu kadının bütün zenginliğine, gücüne, sinikliğine rağmen, bir yüreği olmasını istedim. Sadece sinik olursa sonradan olduğu kişi olamaz. Zengin, para dünyasına ait bir kadın ama kalbi de var, içinde insani bir yön var. İçinde sonradan gelişecek bir yön olmasını önemli görüyorum. Hiçbir şeyi abartmamak lazım. Koşullar insanın bakış açısını değiştirebiliyor. Herkes kendi evrimini yaşıyor. Zor olan da bu kısmı, bu evrimi, dıştan çok içsel olarak gösterebilmek.
Biz oyuncular olarak duygularla, vücudumuzla çalıştığımız için, bazı karakterleri oynadığımız zaman; onları içsel değil de dışsal olarak canlandırma eğilimi ağır basıyor. Ama bu evrimi dışsal olarak değil, içsel olarak yapmak, zihinsel olarak caba harcamak; bence oyuncu olma sanatı bu. Mimikle değil, bakışla, gözle anlatabilmek.
- Bu rol size nasıl geldi?
Çok tuhaf bir şekilde. Çekimlerin başlamasına çok az bir süre kala, hiç beklemediğim bir şekilde. Ferzan, çekimlerin başlamasından iki ya da üç hafta önce bir görüşmeye çağırdı. Ki bu, çok kısa bir süre ve hiç beklemiyordum. Bir sahne okumamı istedi. Biraz hazırlanmıştım. Beni seçmesini o kadar çok istiyordum ki; çünkü rol çok hoşuma gitmişti. Ben bir yönetmenin karşısında kendimi ortaya atabilen biri değilim, aksine tam tersini yapıyorum. Yeterince atılgan bir kişi ya da oyuncu değilim. "Bu karakter benim", "Ben bunda mükemmel olabilirim" asla diyemem. Ama beni seçeceğini umut ediyordum, bu karakteri iyi canlandırabileceğime inanıyordum, bunu hissediyorum. Bunu hiçbir zaman söylemem. Ona da söylemedim. Ama içimden deliler gibi beni seçmesini arzuluyordum, çünkü bu rol için gerçekten çok uygun olduğuma inanıyordum. Ve sonra oldu, "Ben bunu çok iyi yaparım" gibi bir şey demediğim halde oldu. Ben hep kendi yeteneklerimden kuşku duyuyorum, içimden hiçbir zaman tam güvenli olamıyorum. O yüzden insanların kendilerinin karar vermesini istiyorum. O nedenle örneğin asla yönetmen olamam. Hep kuşkularla doluyum. Bir sahneyi çektiğimiz zaman bile hep kuşku duyarım. Her sefer Ferzan bana "Memnun musun" diye sorduğunda, "Aa değil misin?" dediğinde, başlangıçta çok şaşırıyordum. Kendimden çok nadir memnun oluyorum, rol yaptığım zaman kendimi değerlendirmeyi hiç başaramıyorum. İyi bile olsa bilemiyorum. Bu da, nasıl diyeceğimi bilemiyorum ama biraz sanki hiçbir şeyden memnun olmuyormuşum gibi bir hava yaratıyor. Oysa tam tersi, hep rol aklımda, hep rolü düşünüyorum, aklımda fikirler dönüyor.
- Rolü yaşıyorsunuz yani
Evet, yaptığım her şeyle ilgili kafamda binlerce kuşku var. O yüzden kendimi tamamen yönetmene bırakmaktan başka bir şey elimden gelmiyor; çünkü kendi başıma kendimi değerlendiremiyorum. Ferzan'ın hoşuna gittiğini gördüğüm zaman memnun oluyorum, iyi oldu dedikleri zaman, derin bir nefes alıyorum.
- Ferzan Özpetek'le çalışmak nasıl?
İlk başka Ferzan'ı insan olarak tanımıyordum. Filmlerini görmüştüm. Onun oyuncularla çok iyi olacağını biliyordum ancak bu kadar direkt olmasını beklemiyordum. Eğer bir şey hoşuna gitmezse, bunu doğrudan, güm diye söylüyor. "Çok korkunç" diyor, "Çok korkunç, çok kötü, gel buraya da gör" diyor. Oyuncular aşırı duyarlı insanlar oldukları için, başta o kişiyi tanımadığınız zaman, böyle şeyler insanı etkiliyor. Ama sonra insan bu metoda alışıyor. Haklı olduğunu anlıyorsun. Tam tersine, insanı daha harekete geçiren bir şey oluyor, "Evet, korkunçtu". Motive ediyor. Ama başta "Aman Tanrım" oluyorsun.
- Oyunculuğa çok erken, 12 yaşında başlamışsınız. Bir televizyon filmi için yapılan seçimlerde ablanızı değil, sizi seçmişler. Ablanız ne oldu?
O şimdi doktor.
- Bizim de çok ünlü bir oyuncumuz olan Türkan Şoray'ın benzer bir öyküsü var. On beş yaşındayken bir filmde oynayan arkadaşıyla sete gidiyor, yönetmen rolü ona veriyor...
Evet, çok benzer bir öykü. Ben çok küçük bir kentte büyüdüm. Tek bir tiyatro vardı. Televizyon filmi için oyuncu seçmek üzere bir televizyon yönetmeni geldi. Ablamın arkadaşı yerel gazetede bu haberi okumuş. Ablamın da kendisiyle beraber gitmesini istedi. "Ben de geleceğim" dedim. Merak ettim. Aradıkları kişiden daha küçüktüm. Onlar 14 yaşında birini arıyorlardı. Ben on iki yaşındaydım, Üstelik daha da küçük duruyordum. O yüzden denemelere katılmaya cesaret edememiştim. Yönetmen beni, koridorda ablamı ve arkadaşını beklerken gördü. "Sen gel" dedi. "Yok yok" dedim "ben ablamı bekliyorum". "Gel gel" dedi. İçeri girdim, birden cesaret geldi, şiir okumaya başladım, bir şeyler anlattım ve rol için beni seçti.
- Sonra...
Bu filmden sonra annem oldukça memnun oldu, herhalde yeteneğim olduğunu anlamıştı. Gazetede ne zaman bir film için oyuncu arandığını okusa, bana "Denemek ister misin? Bir sefer kazandın, bakarsın yine kazanırsın" diyordu. Bratislava'da uzun metraj konulu bir film için seçim yapılacaktı. Trenle üç saatlik yol. Gittik. Beni seçtiler. Film İtalya'nın güneyinde düzenlenen Giffoni Festivali'ne katıldı. Beni de davet ettiler. 14 yaşındaydım. Bu Çekoslovak filmiyle ilk kez İtalya'yı gördüm. O zaman tabii günün birinde İtalya'nın ikinci memleketim olacağı hiç aklıma gelmedi. O festivalde benim için çok önemli bir şey oldu, festivalin konuklarından Michele Placido'yla karşılaştım. 'Piovra/Ahtapot' dizisinden dolayı ona deli oluyordum. Beraber fotoğraf çektirdim. Daha sonra onunla film setinde meslektaş olarak karşılaştım, yönettiği Ovunque Sei filminde oynadım. Ona, "Seninle on dört yaşında karşılaşmış olmam inanılmaz bir şey" dedim.
- Sizi hatırlıyor mu?
Tabii hatırlamıyor, ama fotoğrafı gösterdim, güldü. Kadere bakın.
- Oyunculuğa ne zaman bilinçli olarak bakmaya başladınız?
On sekiz yaşındayken, Bratislava'da oyunculuk, özellikle de tiyatro oyunculuğu okumaya karar verdim. Beni tiyatro akademisine aldılar. O zaman oyunculuğun mesleğim olacağını anladım. Akademi bana çok şey kazandırdı. Tiyatroda oynamaya başladım. Rol aldığım ilk oyun Romeo ve Juliette'ti. Bratislava'ya Slovak bir kadın oyuncu aramak üzere bir İtalyan casting direktörü geldi. Benim okulumda deneme çekimleri yaptılar ve beni seçtiler. Böylece 1996 yılında 'Infiltrato' adlı film için İtalya'ya geldim. Hemen ortaya atılan biri olmadığım için film bitince Bratislava'ya döndüm. Eğitimimi tamamladım. Sonra Marco Bellochio'nun 'Il Principe d'Amburgo' (Hamburg Prensi) filminin deneme çekimleri için beni tekrar İtalya'ya çağırdılar. Bellochio beni seçti. Film 1997 yılında Cannes'da Altın Palmiye'ye aday oldu. Benim için de İtalyan sinemasına açılan bir kapı. O zaman karar verdim. "İtalya'da yaşamayı deneyeceğim, İtalyanca öğrenmeye çalışacağım. Bakalım şans yüzüme gülecek mi?" dedim. Güldü...
- Hem de epeyce gülmüş.
Evet, iyi gitti ama karar versem bile İtalya'ya gelip yaşamak kolay olmadı. Hiç güvencem yoktu. İtalyanca bilmiyordum. Ayrıca oturma izni sorunu büyük stres yarattı. Ne olursa olsun ırkçılığı da hissediyorsun. Ev aradığım zamanlar Slovak olduğumu söyleyince, sadece Doğu Avrupa'dan geliyor olmanız bile bir sürü insanın size fahişe gözüyle bakmasına yetiyordu. Bu durum çok canımı sıkıyordu. Oyuncu, artist olduğunuzu söyleyince de insanlar hemen sizin bir gece kulübünde dans ettiğinizi sanıyor. Ama nedenini şimdi anlıyorum, çünkü İtalya'da çeşitli işler yapıp, artist olduğunu söyleyen bir sürü kız var. Bunun için bir dergideki mayolu kızların fotoğraflarını görmek yeter. O yüzden şimdi insanların 'artistim' diyenlere karşı ön yargısını anlıyorum.
- New York'a nasıl gittiniz?
Bellochio'nun filminde oynadıktan sonra gelip İtalya'da yaşamadan önce bir yıl için gittim. New York'tan Cannes'a gitmek için döndüm. Çok güzel bir deney oldu. New York'ta okurken aynı zamanda garsonluk yapıyordum. Bu arada Cannes Film Festivali'ne davet edildim Bellochio'nun filminin başrol oyuncusu olarak. Yolculuğum için birinci sınıf uçak biletimi ödeyeceklerdi. Bense New York'ta beş parasız, yoksul bir garsondum. Bitmiş, mahvolmuştum, çünkü hayatımın en yorucu yılıydı. Amerika'da yaşamayacağımı anladım. Çalıştığım restoranda patronuma ne diyeceğimi bilemedim. "Cannes Film Festivali'nde yarışan filmimi tanıtmak için Cannes'a gidiyorum" desem, deli olduğumu düşünecekti. Oklavayı bir tarafa bıraktım, Cannes'a uçakla birinci sınıf yolculuk yaptım. Orada tam bir kraliçe muamelesi gördüm. Buna hiç alışkın değildim. Dört gün sanki bir rüyada yaşadım. Sırtımda ünlü modacıların marka giysileriyle sanki Irene Ravelli'ymişim gibi oldum.
-
Çiğdem KÖMÜRCÜOĞLU

02.12.04

[ BİZE ULAŞIN | İŞ FIRSATLARI | KÜNYE ]
© Bu site, Doğan Burda Dergi Yayıncılık ve Pazarlama A.Ş. tarafından T.C. yasalarına uygun olarak yayınlanmaktadır.
Sitenin isim ve yayın hakları Doğan Burda Dergi Yayıncılık ve Pazarlama A.Ş.'ye aittir. Sitede yayınlanan yazı, fotoğraf, harita, illüstrasyon ve konuların her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilerek dahi alıntı yapılamaz.