|
Amerika’da konut
sektörü, Türkiye’de olduğu gibi
ekonominin yapı taşlarından biri. Uzun vadeli ve düşük faizli krediler, tut-sat
sisteminin özünü oluşturuyor. Türkiye’deki sistem daha çok, konut finansmanı
anlamına gelirken; tut-sat, aslında çok daha karmaşık bir finans cambazlığıdır.
Konut kredilerinin büyük havuzlarda toplanması, bu kaynakların değişik yatırım
enstrümanlarına dönüşmesi ve yeni konut yatırımlarının oluşması esasına dayanan
bir sistemdir. Özünde psikolojik bir öge vardır: İnsanlar oturdukları evin
sahibi olmak isterler ve bunun için piyasadaki reel faizden daha yüksek faizler
ödemekten kaçınmazlar.
Hayat, beklentilere göre
akmaz
Amerika’daki tut-sat
sisteminin yaklaşık yüzde 15’lik kısmı ‘sub-prime’ adı verilen düşük fiyatlı
konutlara yöneliktir. Bizde henüz dar gelirlilere yönelik tut-sat kredileri
emekleme aşamasında. Banka, krediyi verirken evi ipotek eder. Herkesin
beklentisi, emlak fiyatlarındaki artışın süreceği yönünde olduğu için, insanlar
bu riske girmekten kaçınmazlar. Üstelik kira gelirleri de nasıl olsa yükselmeye
devam edecektir. Ama ne yazık ki gerçek hayat her zaman beklentilere göre
şekillenmez. Amerika’da yaşanan son krizin nedeni işte bu. Dar gelirli aileler,
aldıkları kredileri geri ödemekte zorluk çekmeye başladılar. Bu yüzden, birçok
ipotekli ev satışa çıkarıldı ancak sonuç hüsran oldu. Bir anda piyasada, “Ev bol
ama alan yok” sendromu yaşandı.
Dünyada, zenginlerle
fakirlerin arasındaki uçurum her geçen gün büyüyor ve aynı şey Amerika’da da
yaşanıyor. Dar gelirlilerin sayısı artıyor. Belli bir kesim için işsizlik büyük
bir sorun. Sub-prime kredileri bu kesimi hedef aldıkları için, taksitlerin geri
ödenmesinde yaşanan sıkıntılar bir anda çığ gibi büyüyüp krizi oluşturdu. Domino
taşları birbirini harekete geçirince, kriz bir anda dünyayı
etkiledi.
Zincirleme kaza
Önce, birkaç kredi kuruluşu
taksitleri toplayamadığı için ipotekli evleri satışa çıkardı ama bu evler para
etmiyordu. Bu kuruluşlar iflas bayrağını çektiler. Bir anda yüzlerce milyar
dolar buhar olup uçtu. Bunun ardından, benzer kuruluşların da risk altında
olduğu anlaşıldı. Bu kuruluşlar, ipotekleri ve tut-sat anlaşmalarını teminat
gösterip bankalardan kredi almışlardı. Bu kez onlara kredi veren bankalar zor
durumda kaldı. Krizin halkaları büyümeye başladı. Bankalar birbirlerine kredi
vermeye çekinir oldular. Bu arada, büyük yatırım fonları olan hedge fonlar da bu
süreçten etkilendi. Zaten krizin Türkiye’yi vurması da bu yüzden oldu.
Krize zincirleme kaza da
diyebiliriz. Herkes borcunu ödeyebilmek için alacaklarını tahsil etmeye
kalkışınca, piyasalarda güvensizlik oluşur. Türkiye’de milyarlarca dolarlık
hedge fon bulunuyor. Bunlar hazine bonolarına, borsaya yatırılmış paralar.
Türkiye’ye döviz giriyor ama karşılığında da büyük faiz ödüyoruz. Tut-sat
kriziyle birlikte, herkes parasını bozdurup dolarlarını cebine koyup gitme
eğilimine girdi.
Bizim günahımız ne?
Amerikan Merkez Bankası,
doların değerinde oynamalar yaparak krize etki etti. Böylelikle işler bir ölçüde
kontrol altına alınmış oldu. Ama bu süreç içinde Türkiye ciddi bir tehlike
atlattı. Türkiye’nin milli geliri 400 milyar dolar civarında. Borsadaki
şirketlerin piyasa değeriyse 250 milyar dolar olarak hesaplanıyor. Bu son
krizle, 15 milyar dolarlık bir gerileme yaşandı. Daha sonra toparlanmalar olsa
da, borsamızın kırılganlığı bir kez daha görülmüş oldu. Kriz, dünyada en çok
Türkiye’yi etkiledi.
Şirketlerin borsa değeri
denilen şey, aslında bir yanılsamadan ibarettir. Şirketlerin ölçülebilen
varlıkları, yani arsası, fabrikası, kamyonu, bankadaki parası gibi şeyler toplam
borsa değerlerinin yüzde 10’unu bile oluşturmaz. Geri kalan kısım, marka değeri
ve performanslarına duyulan güvencedir. İMKB’den bir anda büyük miktarda yabancı
para çıkınca, İMKB’nin toplam marka değeri erozyona uğrar. Bir ülkede siyasi
istikrarsızlık başlayınca, o ülkenin marka değeri düşer. Dünya ekonomisi,
globalleşmeyle birlikte, artık sanal bir ekonomi haline gelmiştir. Dolayısıyla
bu son kriz gibi uluslararası dalgalanmalar karşısında, yerel ekonomilerin
yapabileceği pek bir şey yoktur. Büyük bir geminin içinde gidiyoruz ama dümen
tutma sırası bize gelmiyor.
Angela Merkel ve Alman
yetkililer, hedge fonların kontrol altına alınması gerektiğini söyleyip duruyor.
Fakat kimsenin bu konuda bir şey yapabilmesi mümkün görünmüyor. Amerika’da
tut-sat kredilerinde yaşanan örnek, aslında piyasa koşullarının iyi tahmin
edilememesinden kaynaklandı. Ekonomik gidişata dikkatle bakıldığında, kredilerin
ne düzeyde risk taşıdığı kolaylıkla görülebilirdi. Aynı durum hedge fonlar için
de geçerlidir. Riskin yüksek olduğu yerde kârlılık beklentisi de yükselir.
Türkiye’nin içinde bulunduğu durum
budur.
Nasıl önlem
alırız?
Yaşanan gelişmeler, Türkiye’deki tut-sat piyasasını etkiler
mi? Uzmanlar, doğrudan bir etkileme olacağını öngörmüyorlar. Yine de konut
kredilerinde bireysel risklerimizi kontrol altına almamız gerektiğini
öğrenmeliyiz. Dövizle borçlanmak, 5 yılı aşan vadelerde kredi almak ve evin
gerçek değerinin yüzde 50’sini geçen yükümlülüklere girmek oldukça tehlikeli. Ev
sahibi olma sevdamız yüzünden ayağımızı yorganımıza göre uzatmazsak, her yeni
krizden sonra kara kara düşünmek zorunda kalabiliriz. Bir bankanın reklam
sloganı şöyle diyor: “Global düşün, yerel davran.” Bunu bir alışkanlık haline
getirmemiz gerekiyor. Çünkü Amerika’da yaprak kımıldayınca nezle olan hep biz
oluyoruz.
_______________________
Kubilay QB Tunçer
(1029 – 23
Ağustos 2007)
|