|
Unutmayalım...
Bu ülkede siz işlerinize giderken, yüz binlerce çocuk, her sabah askeri
nizam ile sıraya girip, faşizan ritüellerle hizaya sokuluyor.
Okullarda ‘özgürce düşünmemeyi’ öğreniyorlar.
Toplumsal düzenimiz bazılarını kolluyor ama diğerlerini kenara
sıkıştırıyor.
‘İlerici’ kesimimiz demokrat değil, hatta bundan gizli bir gurur duyuyor.
Etekli bir kadına ters ters bakanlarla, sokakta türbanlı bir genç kıza
laf atanlar arasında seçim yapmamız isteniyor.
Başlardaki görünmez örtüler ortaya çıkıyor.
Güçle özdeşleşerek kendini güçlü hisseden, başkalarının sırtında
yaşamaktan gocunmayan, merhamet duymayan bir kitle onu bunu dikte
ediyor.
Sadece bir elite mensup olduklarını onaylatmak üzere tasarladıkları
yaşamları, zevkle döşediklerini sandıkları evleri gibi renksiz.
Baskı üzerine kurulan hegemonya bir noktada tıkanıyor.
Ve bir bakıyorsunuz, demokrasi serüvenimizde taraflar ters yüz
oluyor.
Tarih sadece kirli bir trajedi denizi değildir.
Ara sıra iyi şeyler de olur.
Statüko bekçilerinin şimdi ‘acıklı’ biçimde sahiplendiği Atatürk
Devrimi’yle bu yönde bir atılım yapmışız. Devam edelim...
Ben bir bireyim.
Bana karışmadıkları sürece, insanları olduğu gibi kabul etmeye, hatta
onları sırf bu yüzden sevmeye hazırım.
Kendimin ve herkesin özgürce yaşayabileceği bir ülke talep ediyorum.
Bunun ‘aması’ olmaz!
Burası, dünyanın en güzel ülkelerinden biri.
Evet, her ülke güzeldir. Ama bizim hayatla kurduğumuz ilişki bir başka
işte...
Daha gerçek, daha acılı, daha keyifli... Belki Akdeniz sıcaklığından,
belki Doğu’nun masalsılığından...
Geçen hafta Ayder Yaylası’nda birbirini tanımayan 20 kişi el ele tutuşup
horon teperken, yüzümüzde özlem dolu bir tebessüm vardı.
Matisse’in ‘Dance’ tablosundaki mutluluğun sırrını bulmuş figürler
gibiydik.
Barış içinde, aşkla, akılla yoğrulmuş bir hayata hasretiz.
Bunun için bu ülkedeki duvarların yıkılması gerekiyorsa, varsın
yıkılsınlar.
|