|
Fatih semtinde, iki katlı, şirin, Nişantaşı’ndaki cafe’leri
aratmayacak kadar güzel bir yer. Çarşamba, cuma, cumartesi ve pazar akşamları
canlı müzik var. Üstelik Ayfer söylüyor. Allah vergisi şahane bir sesi var.
Cafe’nin iç dekorasyonunda kullanılan tablolar, ahşap boyama gazetelikler, çay
tepsileri, mumluklar onun eseri
Arkadaşım cafe
açtı. “Eee ne var bunda?” diyebilirsiniz.
Deyin.
Ben bu
cafe’nin ‘ayrıcalıklı’ olduğunu düşünüyorum.
Çünkü.
Arkadaşım ayrıcalıklı birisidir.
Cafe’nin
ismini yazının en sonunda yazacağım.
Cafe açılalı
yaklaşık bir ay olacak... Ama ben ağız alışkanlığıyla hâlâ “Ayfer müsait misin,
sana gelecektim de” demeyi bırakamadım. Hatta, “Nida’yı sen mi ararsın, yoksa
ben mi haber vereyim” demeyi de...
Anlayacağınız...
Biz
buluştuğumuz zaman, bu üçlü takımı
bozmuyoruz...
Artık sadede
gelelim diye sabırsızlandığınızı biliyorum ve hemen
başlıyorum...
****
Her ‘il’in
olduğu gibi, her semtin de meşhur olduğu özellikleri vardır.
İstanbul’un
sur içinde yer alan semtlerinden biridir Fatih... İstanbul’un yeni bir çağ
başlatan Fatih’inden almıştır ismini. Muhafazakârlığıyla bilinir. Tıpkı Peyami
Safa’nın ‘Fatih-Harbiye’ romanındaki gibi.
Dindarlığın
sembolü olduğu gibi, yaşam tarzıyla da farklıdır. Özellikle Çarşamba’da ve
İskenderpaşa’da yoğunlaşan cemaat faaliyetleriyle son çeyrekte iyiden iyiye
‘kurtarılmış bölge’ muamelesi görmüştür...
Yani...
Dindar aileler
için tam bir ‘korunak’ gibidir Fatih...
Uzunca bir
süre, bu bölgede yaşayan dindarların hayatında ‘eğlence’ diye bir şey olmadı.
Pek çok eve televizyon girmedi. Radyolarda müzik dinlenmedi. Yıllarca ‘müzik
helaldir, haramdır’ tartışmaları yapıldı. İslami içerikli radyolarla birlikte
başlayan ‘yeşil pop’ dalgasıyla müziğe yumuşak bir geçiş
yaşandı.
Dolayısıyla,
medyanın da laik kesiminde ilgi odağı haline geldi. ‘Dindar kesim’ hangi
mekânlara gider, nerelerde eğlenir?
Sözün özü...
Bugün hâlâ, ‘İslamcı mekânlar’ adı altında cafeler, pastaneler, eğlence yerleri
var mıdır türünden mevzular ‘gizem’ini, ‘cazibe’sini korur
halde.
Dindar
ailelerde yetişen yeni jenerasyon tıpkı herkes gibi Nişantaşı’nda da,
Beyoğlu’nda da boy gösteriyorlar ve kendilerini rahat hissedebilecekleri her
türlü mekâna gitmekten kendilerini
alıkoymuyorlar.
Alıkoymuyorlar
ama “Ne işiniz var sizin burada? Gidin evinize, hem dindarsınız hem
buralardasınız”ı ima eden bakışlar cidden rahatsızlık
verici.
Sık sık başıma
gelmiyor değil doğrusu.
Ben, ‘neden
böyledir’i tartışmaktan ziyade, Fatih’te ya da muhafazakâr ailelerin yoğunlukta
olduğu semtlerde oturulacak, eğlenilecek mekânların bulunmamasına işaret
edeceğim.
Gazetecilerin,
yazarların yoğunlukta olduğu bir semt olmasına rağmen var mıdır Fatih’te şöyle
adamakıllı oturacak, çayını, kahveni içerken muhabbet edebileceğin bir
yer?
Ağaç Kitap
Kültür Merkezi, Saray Muhallebicisi, Mavi Lale Kitap Cafe gibi sayısı sanırım
beşi bulmaz.
Pek çok mekân
açılmasına rağmen, kısa sürede kapandılar.
Ayfer’in
cafe’si işte bu açığı dolduran bir yer.
Zira...
****
Diyelim ki
canınız bir akşam fasıl dinlemek istedi.
Canlı müzik
mekânları malum. Olmazsa olmazları arasında yer alır ‘alkol’. Hem şarkılar seni
alıp götürecektir başka hülyalara, olmayı istediğiniz düşlere giderken de hafif
kafayı bulmak lazımdır.
Yanlış
anlamayın, asla eleştirmiyorum. Alkol tartışmasına da
girmiyorum.
Zira genelde
‘alkollü’ yerlerde, alternatif sıcak içecek bulma olasılığınız yok denecek kadar
azdır.
Seçenek yoktur
yani.
Oysa...
Kahvemi
içerken dinlemek istiyorum “Tükeneceğiz, Sen Ağlama, Gölgesinde Mevsimler Boyu,
Senede Bir Gün, Gönül Penceresinden”i...
****
İşte Ayfer bu
yüzden ‘ayrıcalıklı’ birisidir.
Açtığı cafe bu
yüzden ‘ayrıcalıklı’dır.
Çünkü Ayfer
‘başörtülü’, ayrıca imam hatipli.
Akdeniz
Caddesi’nde, iki katlı, şirin, hem Nişantaşı’ndaki cafe’leri aratmayacak kadar
güzel, hem de çarşamba, cuma, cumartesi ve pazar akşamları canlı olarak sanat,
halk ve pop müziği dinleyebileceğiniz nezih bir
yer.
On parmağında
on marifet.
Cafe’nin iç
dekorasyonunda kullanılan yağlı boya tablolar, ahşap boyama gazetelikler, çay
tepsileri, masaların üzerini süsleyen mumluklar onun
eseri.
Allah vergisi
şahane bir sesi var.
Misafirlerine
çay, yemek ikramı aralarında, alıyor eline mikrofonu, kâh kendi sevdiği
şarkıları kâh bizim istediğimiz şarkıları
söylüyor.
Kapıda
karşıladığı misafirlerini gidinceye kadar en iyi şekilde ağırlıyor sizin
anlayacağınız.
“Karnın aç
mıdır arkadaşım?” “Ben Alişan’ın taze ıspanak köklerinden yaptığı krepten, ama
öncesinde sıcak bir çorba istiyorum. Kahvemi üst katta
içeceğim.”
Gelenlere
‘müşteri’den ziyade, evine gelen misafir gibi davranıyor. Gençlerin ablası,
akranlarının dostu... Hem de sevgililerin akıl hocası... Cafe’ye gelenler
arasında gözünün tutmadığı biri varsa, Ayfer’in göz hapsindedir!..
Öyle
kalabalık, yığılmış masa sandalyeler yok. Uğultulu konuşma sesleri
yükselmiyor.
Sakin,
huzurlu.
Alt katta
isterseniz dizinizi seyredebilir ya da oturabilirsiniz. Üst katta mum ışıkları
arasında romantik bir akşam
geçirebilirsiniz.
Cafe’nin ismi
AYIŞIĞI
Ayfer’in
sözlük anlamı ‘Ayışığı’ -ben de yeni öğrendim-
demekmiş.
Ayışığı
Cafe... Ayfer’in yeri...
Ayfer
başörtülü... Ayfer imam hatipli...
Çarşamba günleri
‘Kadınlar Matinesi’, akşamları ise ‘Karadeniz
Gecesi’
“Kız senü
sevdüğümü de dünyalara bildurdum
İndurdun
kaşlarını babani mu öldürdüm...”
Pop, sanat,
slov halk müziği ne dinlerseniz dinleyin. Karadenizli olun, olmayın, bu türküyü
sevmeyen ya da duyduğu yer de türküye eşlik etmeyen var mı aranızda?
Karadeniz
türkülerine özel ilgisi olan biri değilim şahsen.
Ancak...
Bu türküyü
duyduğum zaman gayri ihtiyarı mırıldanmaya
başlıyorum.
Siz en iyisi
çarşamba akşamları Ayfer’e uğrayın, karalahana dolması, mıhlama, hamsili pilav
yerken şahane bir Karadeniz akşamı yaşayın.
ÖLMEYE
GELDİK!..
Her yıl Hac ibadeti esnasında ölümlü kazalar görmek
alışkanlık haline geldi. Artık Suudi yönetimine bunun hesabını sormanın da suyu
çıkacak... Gerçi yıllardır Medine ve Mekke’de yatırımlar yapıldı, organizasyonun
düzenli hale gelmesi için çaba sarf edildi ama...
Hac’da yaşanan biraz da Müslümanların zihniyet sorunundan
kaynaklanıyor.
Özellikle yoksul ülkelerden gelen hacı adayları,
sokaklarda yatmak ve her türlü zor şartlar altında Hac vazifesini yapmak üzere
‘bilerek ve isteyerek’ geliyorlar.
Kendi çevremden biliyorum, Hacca gitmeye niyetli olanların
birçoğu, “O mübarek topraklarda ölmek” arzusundadır. Bıraksanız Mekke ve
Medine’yi devasa bir mezarlık haline dönüştürecekler
sanki...
Hac’da yaşanan ölümlü vakalar, sanki bu arzunun bir tezahürü gibi
gelmiştir bana...
|