|
“Santiago Nasar, onu öldürecekleri gün, piskoposun geleceği gemiyi
karşılamak üzere, sabah saat 05:30’da kalkmıştı...” Gabriel Garcia Marquez, ünlü
romanı ‘Kırmızı Pazartesi’ye bu cümlelerle başlar, “Beni öldürdüler, Wene Hala”
diye bitirir.
Usta yazar, kitabında, Kolombiya’nın küçük bir kasabasında geçen bir günü
anlatır. Öykünün konusu ise işleneceğini herkesin bildiği, ama engel olmak için
kimsenin bir şey yapmadığı bir cinayettir.
Hrant Dink, bir yıl önce, 19 Ocak’ta, bir cuma günü katledildi.
Tetikçi, arkasından yaklaştı, üç kurşunla kafasından vurdu
onu...
Hrant’ın ölümü de, Santiago’nun ölümüne benzer. Herkesin bildiği ve engel
olmak için kimsenin bir şey yapmadığı bir ölümdür onunki de...
Dink’i öldürmek için seçilen katil, Trabzon’un Pelitli kasabasındandı...
Cinayetin ardından başlatılan soruşturmalardan öğreniyoruz ki, neredeyse bütün
kasaba Hrant’ın öldürüleceğini biliyordu. İhbar mektupları, polis muhbirleri,
kahvehane sohbetleri... Hepsinin ortak konusu Hrant Dink’in öldürülmesidir...
Ama bütün bunlara rağmen, bu cinayet engellenemedi. Engellenemediği gibi,
cinayetin ardındaki derin ilişkiler de ortaya çıkarılamadı. Cinayet sonrası
yaşananlar da tam bir kara mizah gibiydi. Katilin, Türk bayrağıyla fotoğraf
çektirmesi, onu yakalayan güvenlik güçlerinin bu hatıra fotoğrafına girmek için
çabalaması...
Hrant Dink, bu topraklarda yetişmiş, bu havayı solumuş bir
gazeteci, bir solcu, bir Ermeni’ydi. Alçakça
katledildi.
Bu cinayet de nice benzerleri gibi, Türk demokrasi tarihine kara
bir leke olarak geçti.
Not:
Söz ölümden açıldı. Yüreğimiz acılı. Sadece Hrant Dink’e değil. Bir acı da kendi
içimizde yaşadık. Haber Müdürümüz, sevgili Ayşegül’ün annesi Rukiye Özgür’ü
geçen perşembe günü kaybettik. Babalar alınmasın ama annelerin ölümü başka olur.
Kabullenmek çok daha zordur. Ayşegül’e ve ailesine büyük sabırlar
dilerim.
|