Tempo Online

 
SON DAKİKA
Küresel Isınma : Avrupa Uzay Ajansı, buzulların kapladığı alanın uydudan ölçümlerin başladığı 1978'den sonraki en alt seviyesine indiğini ve Avrupa'dan Büyük Okyanus'a kutup üzerinden kestirme deniz yolunun açıldığını duyurdu   Irak : Irak'taki radikal Şii lideri Mukteda Sadr'a bağlı siyasi hareket, Şii koalisyon hükümetinden çekilme kararı aldı   Turizm : Antalya'ya hava yoluyla gelen turist sayısının 6 milyona yaklaştığı bildirildi   Afganistan : İngiltere, Taliban'ın Afganistan'daki İngiliz askerlerine saldırılarda Çin yapımı silahlar kullandığını bildirerek, Çin'e şikayette bulundu   Secret : Rhonda Byrne'ın yazdığı ve dünyada çok satanlar arasında ilk sıralarda yer alan ''Secret (Sır)'' adlı kitap, Türkiye'de de 4 aydır okurların en çok tercih ettiği eser oldu  
Siyasetin 'diğerkâmı' : Aydın Güven Gürkan

Göster

Türk siyaset yaşamına zarif üslubu ve özverisini katan Aydın Güven Gürkan, sonunda kansere yenik düştü. Gürkan, sosyal demokrasinin en büyük zaafı olan bölünmeye karşı birleşmeyi gerçekleştiren bir isim olarak, Türk siyaset tarihine adını yazdırdı. Halkçı Parti’nin genel başkanı olduğu dönemde partisinin SODEP ile birleşmesi için fedakârlıktan kaçınmadı. 1985’te kurucu başkanı olduğu SHP’de (Sosyal Demokrat Halkçı Parti) koltuğunu 1986 yılında Erdal İnönü’ye devretti. Hiç hizipçilik yapmadan, kızgınlık ve koltuk kaygısı duymadan, sadelikle görevini devretti. Aydın Güven Gürkan ile son röportajı 32. Gün ekibinden Utku Başar yapmıştı.

 

-Politikaya nasıl girdiniz?

Ben rastlantısal olarak politikaya girdim. 12 Eylül’de askeri rejim benim asistanlarımı tasfiye temek istediğinde istifa ettim. Ve aldığım siyasi öneri doğrultusunda politikaya atıldım. 1983’te politikaya girdim. Bir müddet sonra Halkçı Parti Genel Sekreterliği ve hemen ardından da rahmetli Calp’in yerine Halkçı Parti Genel Başkanı oldum. Genel başkan olduktan sonra iki nokta üzerinde çok odaklandım. Bir tanesi, o tarihte çok güçlü olan ama çok dağılmış, fikri içeriğinde de önemli ölçüde yıpranmış olan ve askeri rejim altında çok darbe almış solun bütün renklerini demokratik ve çoğulcu bir çatı altında toplamak. Ve bir ortak sol söylemle; sosyal demokratını, demokratik sosyalistini, CHP’lisini, demokratik solcusunu, Atatürkçüsünü, Kemalist’ini, çevrecisini yani bu gelenekten gelen insanları ortak çatısı haline getirmek; birinci isteğim buydu. İkincisi ise askeri rejimin parlamento üzerinde yansıttığı bir tiyatro parlamentosu olma halini, gösteriş rejimini, ciddi bir rejim haline, ciddi bir demokratik parlamento haline getirmek. Onun için de ANAP iktidarına karşı çok yoğun bir muhalefet göstermek. İddia ediyorum, hiçbir iktidar Halkçı Parti, ardından da SHP tarafından ağır ve etkili bir muhalefete maruz kalmamıştır.

 

- Sosyal demokrasiyi birleştirme isteğiniz nasıl karşılandı?

Halkçı Parti Genel Başkanı olduktan sonra, mesaimin ilk 4-5 ayını birleşme çalışmaları üzerine yoğunlaştırdım. Rahşan Ecevit’le görüştük. Çünkü o tarihte bizim tabanımız CHP’nin SODEP içinde konuşlanan yapısına çok hoş yaklaşılmıyordu. Çünkü CHP’nin son dönemlerindeki o kavgalardan bıkmışlardı. Ecevit, DSP’yi kurmaya kararlıydı. Ve doğrusunu isterseniz, 12 Eylül’den sonra kurulmuş bir partiyle, çok yenileşmeci bir parti olacağını iddia ettiği DSP’yi bütünleştirmeye çok açık değildi. Bir de yasalar gereği, olası bir birleşmenin Halkçı Parti’nin tüzel kişiliğinde kurulması gerekiyordu. Onu da yapmaya razı değildi. Bu nedenle, verimli bir sonuç alamadık. İnönü ile görüştük. İnönü her zamanki gibi olumlu ve yapıcı yaklaşımlar gösterdi. Birleşmenin mutlaka ana muhalefet partisi olduğu için Halkçı Parti’de olması gerektiğini kabul etti. Sol partinin, inandırıcılığı kazanabilmek için askeri rejime muhalif bir tavrın içinde olması gerekiyordu. Onun için adil olarak bir birleşmeyi sağladık. Örgütlerde kim gerekiyorsa, ayırmadan adil atadık. Çok başarılı bir parti yönetimi götürdük. Diyanet işlerinden, Kürt kimliğinin tanınmasından, faili meçhullerden, askeri yönetim dönemindeki yolsuzluklara, özelleştirme, hortumlama ve tarikatlara kadar hakikaten bir muhalefet partisinin hakkını vererek çalıştık. Ve SHP, iddia ediyorum ki Türkiye’nin en kapsayıcı ve en katılımcı, çoğulcu partisi olma yolundaydı. Yani mütedeyyin insanla devrimci, kurtuluşçu, TKP’ci, Kemalist, Atatürkçüler kurultaylarda, kongrelerde savaşlarını veriyorlardı. Listelerini veriyorlardı. Fikirlerini söylüyorlardı ki, o fikirlerin çoğu eski ve yanlıştı. Yanlış ve eski olmaları çok doğaldı; çünkü organize edememiştik. Verimli bir parti içi siyasi üretimi organize edememiştik. Ama son derece verimli bir ortam vardı. Ve SHP, ben Sayın İnönü’ye genel başkanlığı devrettiğimde tüm kamuoyu yoklamalarında % 40’ın üzerindeydi.

                                                                                                            

48 yıllık ‘dert’: Lojman

 

1958 yılıydı. Türkiye, tarihinin ilk büyük ekonomik krizini yaşıyordu. Her krizde olduğu gibi, ilk olarak TL’nin değeri dolar karşısında 2.8 liradan 9.02 liraya düşürüldü. Kriz sürecinde devletin gündeme getirdiği önlemler arasında biri vardı ki, sanki bugünü anlatıyordu. Hükümet, lojmanların satılmasına karar vermişti.

 

1971, 1994 ve 2001 krizlerinde de her defasında hükümet yetkilileri hep aynı açıklamaları yaptılar. Lojmanlar devlet ekonomisi için bir yüktü ve satılmalıydı. 1994’te kriz sonrası açıklanan ‘5 Nisan Kararları’nda dönemin Başbakanı Tansu Çiller bu ‘satma’ işine kamuya ait tesisleri de kattı. Lojmanların rayiç bedel üzerinden ilk olarak içinde oturanlara teklif edilmesi kararlaştırıldı.

2001 krizinde ise kabak sadece milletvekillerinin başına patladı ve lojmanları ellerinden alındı. 2002 seçimlerinde iktidara gelen AKP hükümetinin programında yine lojmanları satmak vardı. Ancak Maliye Bakanlığı’nın verilerine göre, AKP’nin iktidara geldiğinde 224 bin 401 olan lojman sayısı, 2004 yılı itibarıyla 232 bin 484’e ulaştı. Yani kamu lojmanlarının sayısı 2002 yılından bu yana 8 bin 83 adet arttı.

 

Kaldı ki, AKP’nin satmayı öngördüğü lojmanlardan; 56 bin asker, 35 bin polis, 11 bin jandarma ve 6 bin yargı lojmanının satışı söz konusu bile olamazdı. Geriye kala kala ağırlıklı olarak öğretmenlerin ve bakanlıkların lojmanları kalacaktı ki, AKP üç yıllık icraatında satmak bir yana, lojman sayısını artırdı.

 

Şimdi lojmanların kiralarına geçen haftadan itibaren yüzde 2.8 zam yapıldı. Bu çerçevede 100 metrekarelik bir lojmanın kira bedeli, 69 YTL’den 71 YTL’ye yükseldi. Kaloriferli olanlarda ise 142 YTL’den 146 YTL’ye çıktı. Temmuz ayında yapılacak yeni zam miktarıyla kaloriferli konutların kirası 150 milyon lira olacak.

 

“Gerçekten lojman bir saltanat mı?” Bu soruya verilecek yanıt hiç kuşkusuz ‘hayır’ olmalı. Zira o lojmanlarda oturanlar son derece düşük ücretlerle çalışıyor. Lojman, kamu çalışanları açısından bir sübvansiyon olarak algılanmalı. Kaldı ki, askeri lojmanlara dokunamayan bir hükümetin gücünün öğretmenlere yetecek olması da o hükümetin nüfuzunun sorgulanmasına neden olur. Askeri lojmanlar ise son 20 yılda 5 bin çalışanını teröre kurban veren Türk Silahlı Kuvvetleri için bir haktan öte, güvenlik unsuru olarak da önem taşıyor.

                                                                                                            

Haftanın gafı:

“Sizler bir yakınınızın, bir akrabanızın nerede olduğunu ne kadar biliyorsanız, biz de herhalde o kadar biliriz.”

İstanbul Valisi Muammer Güler, “Ağca’nın yerini biliyor muydunuz?” sorusuna yanıt veriyor.

 

 

Haftanın sorusu:

“Fraktan hoşlanmayan siyasilerimiz olduğu biliniyor. Örneğin Sayın Başbakan İstanbul'daki NATO toplantısına frakla katılma kuralına uymamıştı. O zaman insanın aklına bu düzenlemeyle birileri mi tarif ediliyor diye geliyor?”
Meclis İçtüzük taslağından “Cumhurbaşkanı ant içme töreninde siyah elbise giyer” ifadesinin çıkarılması üzerine Anavatan Partisi Grup Başkanvekili Süleyman Sarıbaş soruyor.

 

 

Kazanan: Muhtar Kent

Dünyanın en değerli markası olarak bilinen ve 2004 cirosu 25 milyar dolar olan Coca-Cola’nın iki numaralı koltuğuna oturdu. Kent, Kuzey Amerika dışındaki bütün Coca-Coca operasyonlarının başındaki isim oldu ki, bu da Coca-Cola’nın toplam kârının yüzde 70’i, cirosunun yüzde 80’i anlamına geliyor. İlk kez bir Türk yönetici, bir uluslararası şirkette böylesi bir konuma yükseldi.

 

Kaybeden: Hükümet

Siyasi kadrolaşma konusunda en çok eleştirilen iktidarlardan biri olan AKP, işi top sahasına da taşımak isteyince golü yedi. Hükümetin etkisi altındaki belediyeler üzerinden sürdürdüğü Futbol Federasyonu’nu ele geçirme operasyonu, ‘taban birlikleri’nin ‘Ulusoy’ tercihiyle hüsrana uğradı. Taban birliklerinde eski futbolcular vardı ve maddi açıdan zor günlerinde onları unutmayan Ulusoy’a vefa borçlarını ödemişlerdi. Yani vefa: 1, AKP: 0

 

Polemik

Deniz Baykal: "Anlayamadım; benim kadehime elma suyu koymuşlar. Burada bir tane elma suyu konmuş kadeh bulunduğuna göre, herhalde Sayın Başbakan'ın kadehindeki şampanyaydı."
Tayyip Erdoğan: “Benimki elma suyuydu. Bu bana işlemez.”
Deniz Baykal: “Valla benimki de gerçekten elma suyuydu. Anlayamadım bu işi.”

Tacikistan Cumhurbaşkanı İmamali Rahmanov onuruna verilen yemekte, Başbakan Erdoğan’ın ne içtiği konusunda yapılan espriler. İlk kez devletin zirvesinde gerilimden uzak, hasret kalınan bir sıcaklığı yansıtıyor.




Çarşı’dan

 

''Beşiktaş tribünleri de çekilebilir''

 

Beşiktaşlıların keyfi hiç de yerinde değil. Zira İnönü’de Beşiktaş yine puan kaybetti. Kendi sahasında kaybedilen puanlar 15’i buldu. Ancak bu hafta çok önemli bir gelişme oldu ve yaşanan bütün olumsuzluklara karşın tribünlerden küfür sesi yükselmedi. Bunun nedeni Çarşı’nın 15 Ocak’ta yaptığı bir toplantıda,  tribünlerde küfüre son verilmesi ve bütün taraftarın ‘sadece Beşiktaş’ bayrağı altında toplanıp aralarındaki ayrılığa son vermesi kararı almasıydı.

 

Bugünlerde Çarşı’nın en sık söylediği şarkı şöyle: (Çarşı uyardı, şarkıdaki ‘sayın’ tırnak içinde!)

“Sezon başında söylemiştik.

Bu takımdan hiçbir şey olmaz demiştik,

Futbolcular yavş.. ise hoca ne yapsın,

Bari kümede kalın ‘sayın’ başkanım.”

 

Beşiktaş/Çarşı’nın tribün lideri Alen, ilk kez ‘çekilmekten’ bahsetti. Bu, yönetime de bir mesaj. Ama daha önemlisi, Beşiktaş’ın en önemli avantajı olan tribünün bütün desteğinin biteceği anlamına geliyor. İşte Alen’in yazısından bir bölüm:

 

“Susmak, çok şeyi anlatıyor oysa. Ve Beşiktaş tribünleri de çekilebilir; ‘artık yeter’ diyerekten... Her maça binbir çeşit damga, binbir çeşit eza ve binbir çeşit yürek acısıyla gelmenin ağır ıstıraplarına rest çekerekten. ‘Küfürü yalnızca Beşiktaş tribünleri ediyor’ diye lanse edilmenin düşmanlığına 32 dişimizle gülerekten... Son üç sezondur takımın başına gelmedik olay kalmamasına rağmen, her maçta tribünleri kendinden kısarak, biraz da kızarak ama naçizane dolduran taraftara hiç sahip çıkmayan kendi öz yazarlarımıza tepki vererekten... Yine Nesimi'nin dediği gibi: Gökyüzüne (!) çıkıp âlemi seyrederekten, ÇEKİLEBİLİRİZ.”  




Unutulmasın diye                           

 

İlk Türkçe ezan Fatih Camii’nde 29 Ocak 1932’de okundu. Bakın ezanın metni nasıldı?

 

''Tanrı uludur;
Şüphesiz bilirim, bildiririm:
Tanrı'dan başka yoktur tapacak,
Şüphesiz bilirim, bildiririm
Tanrı'nın elçisidir Muhammed
Haydin namaza, haydin felaha
Namaz uykudan hayırlıdır
.''

                                                                      

“Israrlıyım, kuş gribi biyolojik silah olabilir”

 

AKP milletvekili Ersönmez Yarbay, kuş gribinin biyolojik bir silah olabileceği konusunda açıklamalar yapmıştı. Yarbay’a bu düşüncesini değiştirip değiştirmediğini sorduk.

 

Açıklamanızdan sonra ne oldu?

Yarbay: Çok sayıda telefon aldım. Özellikle bu alanla ilgili yurtdışında çalışma yapan Türkler, bu tezimi doğrulayan destek telefonları açtı.

 

Hükümetin yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yarbay: Sayın bakan bir açıklama yaparak, gribin doğumuzdaki ülkelerde de görülebileceğini ancak bu ülkelerde demokrasi olmadığı için açıklanmadığını söyledi. Bu açıklama bana inandırıcı gelmiyor. Zira salgının gelişim haritasına dikkatle bakınız. Doğu Beyazıt’tan başlayarak doğrusal bir çizgi izleyerek Van, Erzurum, Yozgat’tan İstanbul’a kadar uzanıyor. Kaldı ki ilk açıklamada hastalığı göçmen kuşların getirdiği söylenmişti. Şimdi öyle illerde de görülüyor ki bu illerden göçmen kuş geçmiyor.

 

Teziniz nedir?

Yarbay: Nükleer silahlar ıssız yerlerde ve denizlerde deneniyor. Biyolojik silahların nerede denendiğini biliyor muyuz? Dahası bu gribin mutasyona uğrayarak insandan insana bulaşabileceği ihtimali üzerinde duruluyor. Nasıl oluyor da bu mutasyon gerçekleşiyor? Benimki bilimsel bir iddia değil ama araştırılması gerekiyor.

31.01.06



[ BİZE ULAŞIN | İŞ FIRSATLARI | KÜNYE ]
© Bu site, Doğan Burda Dergi Yayıncılık ve Pazarlama A.Ş. tarafından T.C. yasalarına uygun olarak yayınlanmaktadır.
Sitenin isim ve yayın hakları Doğan Burda Dergi Yayıncılık ve Pazarlama A.Ş.'ye aittir. Sitede yayınlanan yazı, fotoğraf, harita, illüstrasyon ve konuların her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilerek dahi alıntı yapılamaz.