|
Türk siyaset yaşamına zarif üslubu ve özverisini katan Aydın Güven
Gürkan, sonunda kansere yenik düştü. Gürkan, sosyal demokrasinin en büyük zaafı
olan bölünmeye karşı birleşmeyi gerçekleştiren bir isim olarak, Türk siyaset
tarihine adını yazdırdı. Halkçı Parti’nin genel başkanı olduğu dönemde
partisinin SODEP ile birleşmesi için fedakârlıktan kaçınmadı. 1985’te kurucu
başkanı olduğu SHP’de (Sosyal Demokrat Halkçı Parti) koltuğunu 1986 yılında
Erdal İnönü’ye devretti. Hiç hizipçilik yapmadan, kızgınlık ve koltuk kaygısı
duymadan, sadelikle görevini devretti. Aydın Güven Gürkan ile son röportajı 32.
Gün ekibinden Utku Başar yapmıştı.
-Politikaya nasıl girdiniz?
Ben
rastlantısal olarak politikaya girdim. 12 Eylül’de askeri rejim benim
asistanlarımı tasfiye temek istediğinde istifa ettim. Ve aldığım siyasi öneri
doğrultusunda politikaya atıldım. 1983’te politikaya girdim. Bir müddet sonra
Halkçı Parti Genel Sekreterliği ve hemen ardından da rahmetli Calp’in yerine
Halkçı Parti Genel Başkanı oldum. Genel başkan olduktan sonra iki nokta üzerinde
çok odaklandım. Bir tanesi, o tarihte çok güçlü olan ama çok dağılmış, fikri
içeriğinde de önemli ölçüde yıpranmış olan ve askeri rejim altında çok darbe
almış solun bütün renklerini demokratik ve çoğulcu bir çatı altında toplamak. Ve
bir ortak sol söylemle; sosyal demokratını, demokratik sosyalistini, CHP’lisini,
demokratik solcusunu, Atatürkçüsünü, Kemalist’ini, çevrecisini yani bu
gelenekten gelen insanları ortak çatısı haline getirmek; birinci isteğim buydu.
İkincisi ise askeri rejimin parlamento üzerinde yansıttığı bir tiyatro
parlamentosu olma halini, gösteriş rejimini, ciddi bir rejim haline, ciddi bir
demokratik parlamento haline getirmek. Onun için de ANAP iktidarına karşı çok
yoğun bir muhalefet göstermek. İddia ediyorum, hiçbir iktidar Halkçı Parti,
ardından da SHP tarafından ağır ve etkili bir muhalefete maruz
kalmamıştır.
-
Sosyal demokrasiyi birleştirme isteğiniz nasıl
karşılandı?
Halkçı Parti Genel
Başkanı olduktan sonra, mesaimin ilk 4-5 ayını birleşme çalışmaları üzerine
yoğunlaştırdım. Rahşan Ecevit’le görüştük. Çünkü o tarihte bizim tabanımız
CHP’nin SODEP içinde konuşlanan yapısına çok hoş yaklaşılmıyordu. Çünkü CHP’nin
son dönemlerindeki o kavgalardan bıkmışlardı. Ecevit, DSP’yi kurmaya kararlıydı.
Ve doğrusunu isterseniz, 12 Eylül’den sonra kurulmuş bir partiyle, çok
yenileşmeci bir parti olacağını iddia ettiği DSP’yi bütünleştirmeye çok açık
değildi. Bir de yasalar gereği, olası bir birleşmenin Halkçı Parti’nin tüzel
kişiliğinde kurulması gerekiyordu. Onu da yapmaya razı değildi. Bu nedenle,
verimli bir sonuç alamadık. İnönü ile görüştük. İnönü her zamanki gibi olumlu ve
yapıcı yaklaşımlar gösterdi. Birleşmenin mutlaka ana muhalefet partisi olduğu
için Halkçı Parti’de olması gerektiğini kabul etti. Sol partinin, inandırıcılığı
kazanabilmek için askeri rejime muhalif bir tavrın içinde olması gerekiyordu.
Onun için adil olarak bir birleşmeyi sağladık. Örgütlerde kim gerekiyorsa,
ayırmadan adil atadık. Çok başarılı bir parti yönetimi götürdük. Diyanet
işlerinden, Kürt kimliğinin tanınmasından, faili meçhullerden, askeri yönetim
dönemindeki yolsuzluklara, özelleştirme, hortumlama ve tarikatlara kadar
hakikaten bir muhalefet partisinin hakkını vererek çalıştık. Ve SHP, iddia
ediyorum ki Türkiye’nin en kapsayıcı ve en katılımcı, çoğulcu partisi olma
yolundaydı. Yani mütedeyyin insanla devrimci, kurtuluşçu, TKP’ci, Kemalist,
Atatürkçüler kurultaylarda, kongrelerde savaşlarını veriyorlardı. Listelerini
veriyorlardı. Fikirlerini söylüyorlardı ki, o fikirlerin çoğu eski ve yanlıştı.
Yanlış ve eski olmaları çok doğaldı; çünkü organize edememiştik. Verimli bir
parti içi siyasi üretimi organize edememiştik. Ama son derece verimli bir ortam
vardı. Ve SHP, ben Sayın İnönü’ye genel başkanlığı devrettiğimde tüm kamuoyu
yoklamalarında % 40’ın üzerindeydi.
48 yıllık ‘dert’: Lojman
1958 yılıydı. Türkiye, tarihinin ilk
büyük ekonomik krizini yaşıyordu. Her krizde olduğu gibi, ilk olarak TL’nin
değeri dolar karşısında 2.8 liradan 9.02 liraya düşürüldü. Kriz sürecinde
devletin gündeme getirdiği önlemler arasında biri vardı ki, sanki bugünü
anlatıyordu. Hükümet, lojmanların satılmasına karar vermişti.
1971, 1994 ve 2001 krizlerinde de her defasında hükümet
yetkilileri hep aynı açıklamaları yaptılar. Lojmanlar devlet ekonomisi için bir
yüktü ve satılmalıydı. 1994’te kriz sonrası açıklanan ‘5 Nisan Kararları’nda
dönemin Başbakanı Tansu Çiller bu ‘satma’ işine kamuya ait tesisleri de kattı.
Lojmanların rayiç bedel üzerinden ilk olarak içinde oturanlara teklif edilmesi
kararlaştırıldı.
2001 krizinde ise kabak sadece milletvekillerinin başına
patladı ve lojmanları ellerinden alındı. 2002 seçimlerinde iktidara gelen AKP
hükümetinin programında yine lojmanları satmak vardı. Ancak Maliye Bakanlığı’nın
verilerine göre, AKP’nin iktidara geldiğinde 224 bin 401 olan lojman sayısı,
2004 yılı itibarıyla 232 bin 484’e ulaştı. Yani kamu lojmanlarının sayısı 2002
yılından bu yana 8 bin 83 adet arttı.
Kaldı ki, AKP’nin satmayı öngördüğü lojmanlardan; 56 bin
asker, 35 bin polis, 11 bin jandarma ve 6 bin yargı lojmanının satışı söz konusu
bile olamazdı. Geriye kala kala ağırlıklı olarak öğretmenlerin ve bakanlıkların
lojmanları kalacaktı ki, AKP üç yıllık icraatında satmak bir yana, lojman
sayısını artırdı.
Şimdi lojmanların kiralarına geçen haftadan itibaren
yüzde 2.8 zam yapıldı. Bu çerçevede 100 metrekarelik bir lojmanın kira bedeli,
69 YTL’den 71 YTL’ye yükseldi. Kaloriferli olanlarda ise 142 YTL’den 146 YTL’ye
çıktı. Temmuz ayında yapılacak yeni zam miktarıyla kaloriferli konutların kirası
150 milyon lira olacak.
“Gerçekten lojman bir saltanat mı?” Bu soruya verilecek
yanıt hiç kuşkusuz ‘hayır’ olmalı. Zira o lojmanlarda oturanlar son derece düşük
ücretlerle çalışıyor. Lojman, kamu çalışanları açısından bir sübvansiyon olarak
algılanmalı. Kaldı ki, askeri lojmanlara dokunamayan bir hükümetin gücünün
öğretmenlere yetecek olması da o hükümetin nüfuzunun sorgulanmasına neden olur.
Askeri lojmanlar ise son 20 yılda 5 bin çalışanını teröre kurban veren Türk
Silahlı Kuvvetleri için bir haktan öte, güvenlik unsuru olarak da önem
taşıyor.
Haftanın
gafı:
“Sizler bir yakınınızın, bir akrabanızın nerede olduğunu
ne kadar biliyorsanız, biz de herhalde o kadar
biliriz.”
İstanbul Valisi Muammer Güler, “Ağca’nın yerini biliyor
muydunuz?” sorusuna yanıt veriyor.
Haftanın
sorusu:
“Fraktan hoşlanmayan siyasilerimiz olduğu biliniyor.
Örneğin Sayın Başbakan İstanbul'daki NATO toplantısına frakla katılma kuralına
uymamıştı. O zaman insanın aklına bu düzenlemeyle birileri mi tarif ediliyor
diye geliyor?” Meclis İçtüzük taslağından “Cumhurbaşkanı ant içme töreninde
siyah elbise giyer” ifadesinin çıkarılması üzerine Anavatan Partisi Grup
Başkanvekili Süleyman Sarıbaş soruyor.
Kazanan: Muhtar
Kent
Dünyanın en değerli markası olarak bilinen ve 2004 cirosu
25 milyar dolar olan Coca-Cola’nın iki numaralı koltuğuna oturdu. Kent, Kuzey
Amerika dışındaki bütün Coca-Coca operasyonlarının başındaki isim oldu ki, bu da
Coca-Cola’nın toplam kârının yüzde 70’i, cirosunun yüzde 80’i anlamına geliyor.
İlk kez bir Türk yönetici, bir uluslararası şirkette böylesi bir konuma
yükseldi.
Kaybeden:
Hükümet
Siyasi kadrolaşma konusunda en çok eleştirilen
iktidarlardan biri olan AKP, işi top sahasına da taşımak isteyince golü yedi.
Hükümetin etkisi altındaki belediyeler üzerinden sürdürdüğü Futbol
Federasyonu’nu ele geçirme operasyonu, ‘taban birlikleri’nin ‘Ulusoy’ tercihiyle
hüsrana uğradı. Taban birliklerinde eski futbolcular vardı ve maddi açıdan zor
günlerinde onları unutmayan Ulusoy’a vefa borçlarını ödemişlerdi. Yani vefa: 1,
AKP: 0
Polemik
Deniz Baykal: "Anlayamadım; benim kadehime elma suyu
koymuşlar. Burada bir tane elma suyu konmuş kadeh bulunduğuna göre, herhalde
Sayın Başbakan'ın kadehindeki şampanyaydı." Tayyip Erdoğan: “Benimki elma
suyuydu. Bu bana işlemez.” Deniz Baykal: “Valla benimki de gerçekten elma
suyuydu. Anlayamadım bu işi.”
Tacikistan Cumhurbaşkanı İmamali Rahmanov onuruna verilen
yemekte, Başbakan Erdoğan’ın ne içtiği konusunda yapılan espriler. İlk kez
devletin zirvesinde gerilimden uzak, hasret kalınan bir sıcaklığı
yansıtıyor.
Çarşı’dan
''Beşiktaş tribünleri de çekilebilir''
Beşiktaşlıların keyfi hiç de yerinde değil. Zira İnönü’de
Beşiktaş yine puan kaybetti. Kendi sahasında kaybedilen puanlar 15’i buldu.
Ancak bu hafta çok önemli bir gelişme oldu ve yaşanan bütün olumsuzluklara
karşın tribünlerden küfür sesi yükselmedi. Bunun nedeni Çarşı’nın 15 Ocak’ta
yaptığı bir toplantıda, tribünlerde
küfüre son verilmesi ve bütün taraftarın ‘sadece Beşiktaş’ bayrağı altında
toplanıp aralarındaki ayrılığa son vermesi kararı almasıydı.
Bugünlerde Çarşı’nın en sık
söylediği şarkı şöyle: (Çarşı uyardı, şarkıdaki ‘sayın’ tırnak
içinde!)
“Sezon başında
söylemiştik.
Bu takımdan hiçbir şey olmaz
demiştik,
Futbolcular yavş.. ise hoca
ne yapsın,
Bari kümede kalın ‘sayın’
başkanım.”
Beşiktaş/Çarşı’nın tribün lideri Alen, ilk kez
‘çekilmekten’ bahsetti. Bu, yönetime de bir mesaj. Ama daha önemlisi,
Beşiktaş’ın en önemli avantajı olan tribünün bütün desteğinin biteceği anlamına
geliyor. İşte Alen’in yazısından bir bölüm:
“Susmak, çok şeyi anlatıyor
oysa. Ve Beşiktaş tribünleri de çekilebilir; ‘artık yeter’ diyerekten... Her
maça binbir çeşit damga, binbir çeşit eza ve binbir çeşit yürek acısıyla
gelmenin ağır ıstıraplarına rest çekerekten. ‘Küfürü yalnızca Beşiktaş
tribünleri ediyor’ diye lanse edilmenin düşmanlığına 32 dişimizle gülerekten...
Son üç sezondur takımın başına gelmedik olay kalmamasına rağmen, her maçta
tribünleri kendinden kısarak, biraz da kızarak ama naçizane dolduran taraftara
hiç sahip çıkmayan kendi öz yazarlarımıza tepki vererekten... Yine Nesimi'nin
dediği gibi: Gökyüzüne (!) çıkıp âlemi seyrederekten,
ÇEKİLEBİLİRİZ.”
Unutulmasın
diye
İlk Türkçe ezan Fatih Camii’nde 29 Ocak 1932’de okundu. Bakın ezanın
metni nasıldı?
''Tanrı uludur; Şüphesiz bilirim,
bildiririm: Tanrı'dan başka yoktur tapacak, Şüphesiz bilirim,
bildiririm Tanrı'nın elçisidir Muhammed Haydin namaza, haydin
felaha Namaz uykudan hayırlıdır.''
“Israrlıyım,
kuş gribi biyolojik silah
olabilir”
AKP
milletvekili Ersönmez Yarbay, kuş gribinin biyolojik bir silah olabileceği
konusunda açıklamalar yapmıştı. Yarbay’a bu düşüncesini değiştirip
değiştirmediğini
sorduk.
Açıklamanızdan sonra ne
oldu?
Yarbay: Çok
sayıda telefon aldım. Özellikle bu alanla ilgili yurtdışında çalışma yapan
Türkler, bu tezimi doğrulayan destek telefonları
açtı.
Hükümetin yaklaşımını nasıl
değerlendiriyorsunuz?
Yarbay: Sayın
bakan bir açıklama yaparak, gribin doğumuzdaki ülkelerde de görülebileceğini
ancak bu ülkelerde demokrasi olmadığı için açıklanmadığını söyledi. Bu açıklama
bana inandırıcı gelmiyor. Zira salgının gelişim haritasına dikkatle bakınız.
Doğu Beyazıt’tan başlayarak doğrusal bir çizgi izleyerek Van, Erzurum,
Yozgat’tan İstanbul’a kadar uzanıyor. Kaldı ki ilk açıklamada hastalığı göçmen
kuşların getirdiği söylenmişti. Şimdi öyle illerde de görülüyor ki bu illerden
göçmen kuş geçmiyor.
Teziniz
nedir?
Yarbay: Nükleer
silahlar ıssız yerlerde ve denizlerde deneniyor. Biyolojik silahların nerede
denendiğini biliyor muyuz? Dahası bu gribin mutasyona uğrayarak insandan insana
bulaşabileceği ihtimali üzerinde duruluyor. Nasıl oluyor da bu mutasyon
gerçekleşiyor? Benimki bilimsel bir iddia değil ama araştırılması
gerekiyor.
|