|
Babalar ve günleri
Babam pazar günlerini severdi. Sabah erkenden çıkıp kahvaltılık alır, sofrayı donatırdı. Kahvaltıya büyük merakı vardı Hüseyinoğlu Ömer Bey’in. Galiba onu sıkıcı pazar günlerini anlamlı kılacak sihirli bir şey gibi görürdü. Sıcak yataklarımızda kapının açıldığını duyar, yakışıklı inşaat mühendisinin elinde torbalarla döndüğünü görür gibi olurduk. Mutluluğa yaklaştığımız anlardı onlar; mutluluğun kendisini olmasa bile gölgesini yakaladığımızı bilir, mutluluğun her şeye rağmen bir ihtimal olduğunu anlayıp sevinirdik. Televizyonda Pazar sineması (seyirciden hiçbir katılım beklemeden, annemin deyimiyle ‘kendi kendine’ oynayan filmler), radyoda haftanın maçları, burnumuzda gün boyu kaynayan çaydanlığın kokusuyla akşamı devirir, yeni bir haftaya başlardık.
Pazar günleri babamın evde olması her şeyi değiştirirdi. Koca adam evin içinde dolaştığı için istediğimiz gibi davranamaz, her günkü oyunlarımızı oynayamazdık. Kahvaltı sofrasını sanki kendisini affettirmek için kurardı babam. Aslında bu sonuncuyu daha çok bugünlerde düşünüyorum.
Tabii ‘Pazar babası’ diye, bambaşka bir kavram daha var: Eğer karınızdan boşanmışsanız, genellikle sonunuz bu oluyor. Çocuğunuzla sadece Pazar günleri zaman geçirebiliyorsunuz (eğer mahkeme size çok kızmadıysa). İkinci romanım ‘Bu İşte Bir Yalnızlık Var’ın kahramanı Mehmet Olcay, her Pazar kızıyla İstanbul’u dolaşıyordu mesela. Hatta utanmayıp kendi kendimden bir alıntı yapmama izin verirseniz, tam olarak şöyle diyordu:
“Yürüyüşlerimizde bana kendimi iyi hissettiren bir şey daha vardı. Yıllar sonra koca kız olduğunda, sahil şeridinde sivilceli bir oğlanla el ele yürürken, karşı kıyıdaki yalılara ya da kayıkhanelerde şarap içen balıkçılara bakıp babasını hatırlayacaktı. Karlı bir kış sabahı annesiyle gittiğimiz mahkemenin bana bağışladığı Pazar günleri sayesinde, birlikte anılar biriktiriyorduk.”
Bazı babalarsa hafta içlerini daha çok severler. Akşam eve geldiklerinde çocuklarına sarılıp hayatın kirinden arınmak hoşlarına gider. Ofiste sıkıntı bastığında çocuklarının resmine bakıp devam edecek gücü bulurlar içlerinde. Haftanın bu beş günü, ekmek kavgasıyla mutluluk arasında salıncak gibi sallanır. Babam genellikle şehir dışındaki şantiyelerde çalıştığından, akşam babaları eve dönen çocuklara hep imrenerek bakardım. Akşamüstü, güneş evlerin sadece ön cephesini aydınlatır, radyodan uykulu bir fasıl dalga dalga yayılırken eve dönen bir baba imgesi, çocukluğumun özlem hanesinde her daim yazılıdır.
Güneşli havalardan hoşlanan babalar vardır: Oğullarıyla kıra gidip karşılıklı penaltı çekişen tipler onlar arasından çıkar. Kızlarının elinden tutup sahil boyunca yürüyen, parkların, bahçelerin ve balkonların tadını çıkaran babalardır onlar. Güneş dünyayı nasıl ısıtırsa, bu tür babaların varlığı da içimizi benzer bir ateşle ısıtır. Bizim babamız olmasalar bile, onların varlığı dünyaya bir armağandır.
Yağmuru seven babalar da gördü dünyamız: Şemsiyesini açtı mı ailesini altına alan doktorlar, otobüs şoförleri, terziler ya da subaylar tarihten eksik olmadı. Meslekleri ne olursa olsun, şair ruhlu adamlardı onlar: Yağmur suları pencerede yavaşça süzülsün istediler. Bulutlar her şeyi daha da melankolik göstersin istediler. İstediler ki yağmurun bereketi sofralardan eksik olmasın, eline bakanlar yokluğunu çekmesin hiçbir şeyin. Böyle bir babanın arabasına binmek, silecekler yağmurda ileri geri çalışırken vites değiştirişine bakmak ya da radyoda bulduğu şarkıyı dinlemek, nice kız evlat için hayat boyu sürecek bir aşk hikayesinin giriş taksimini oluşturdu.
Bayram günleri, yaşı ilerlemiş babaların favorisiydi: Çünkü hepimiz yaş ilerledikçe muhafazakâr hale gelmek istiyorduk. Batılılaşmanın falan aslında hikaye olduğunu, doğduğumuzdan beri çok başka bir bütünün parçası olduğumuzu yavaş yavaş idrak ediyorduk böylece. Usulca okunan bir ilahi ya da duvarları okşayarak gelen bir ney sesi, çocukluğumuzdan beri adını koyamadığımız bir devreyi tamamladı. Eğer o yaşa gelmişsek, bayram günlerini beklemeye başladık demekti. İple çekilen sadece bayram sabahı değildi elbette; sabahla doğacak güneş, güneşle esecek rüzgâr ve rüzgârla gelecek çocuklarımız da hayatımızın anlamı olmuştu çoktan.
Ne kadar baba, o kadar gün.
Doğan her güneşi bekleyen bir umut, her umudu besleyen birer baba yüreği, sevgi ve özlem var. Erkeklerin o takır tukur yüreklerinin babalık duygusuyla yumuşayıp tatlandırıcı kıvamına gelmesinde ilahi bir adalet görüyorum ben. Ne de olsa baba olmak erkek milletini iyi kötü olgunlaştırıyor. ‘Oğlan çocuğu’ olmaktan kurtarıp yetişkin kılıyor. O da olmasa şu sevimsiz ‘oğlan çocukları uygarlığı’na iyice gark oluruz ki, o günleri göreceğimize hiç yaşamayalım daha iyi.
|
23.06.05
|
|
|