|
Hafıza kararsız, çünkü neyi
saklayacağı hiç belli olmuyor. Bir gün şaşarak fark ediyoruz; en sarsıcı
olayların gölgesi bile kalmamış.
Şimdi hatırlanmayan bir şarkı ya da
eski bir aktörün kaderini paylaşmış onlar da; zamanın kumları örtmüş üzerlerini.
İstanbul mehtabına karşı yorgun hicaz, Floransa'da güneşli kış sabahı ya da
Tatyos Efendi'nin puslu bir bestesi...
Floransa'da tertemiz bir kış
sabahı.
Isıtmadığını bile bile, iyi niyetle parlıyor
güneş.
Piazza della Republica'daki pastanenin radyosunda Fransız
şarkıcı Barbara, unutulmaz bir şarkı mırıldanıyor.
Size bir sır vereyim: "Unutulmaz", aslında "unutulmuş"
demek.
Mesela, "unutulmaz bir oyuncu" sözünün anlamı şu aslında:
"Kendisi zamanında büyük bir oyuncuydu ama şimdi pek kimse hatırlamıyor. Lütfen
onu hatırlayalım, unutuluş girdaplarında yitmesine izin
vermeyelim".
Ya da "unutulmaz bir şarkı" derken niyetimiz şu:
"Unutulmayı hak etmeyen, kederli bir ezgiden bahsediyorum
size"
"Unutulmaz" derken "unutulmuş" demek istiyoruz çünkü. Bu
iki karşıt sözcük zamanla, tuhaf bir şekilde kaynaşıp aynı anlama
gelmiş.
"Hüseyin Rahmi'nin unutulmaz romanı" cümlesi, uyarı
aslında: "biraz da eskilere bakın!" demiş oluyoruz böylece okurlara.
Aynı şekilde, unutulmaz dediğimiz sevdalar bazen ilk
unutulanlar oluyor.
Yaşarken kalbimize kanat takmış, ruhumuzu yıkamış,
depremleriyle yıkılıp güneşleriyle ısındığımız sevdalar bile zamanın hızı
karşısında silik birer anıya dönüşebiliyor, usulca.
Yirmi birinci yüzyılda hiçbir ağıt uzun sürmüyor çünkü.
Süremiyor. Bizse Aragon'dan beri soruyoruz kendimize: "Mutlu aşk var mı?"
diye.
Aslında mutlu aşk var, evet. Zaman zaman çıkıyor da
karşımıza. Sağda solda rastlıyoruz, frezya kokulu sevinçlerle zamana diş geçiren
aşklara. Kadının erkeğe bakışıyla, erkeğin kadına dokunuşuyla, bir kış sabahı
mutfaktan yayılan kızarmış ekmek kokusuyla, unutulmuş bir şarkının nakaratıyla
çoğalan, hayatın engin bilgisiyle dolu aşklar...
Unutulmaz aşklar hepsi de. Yani çoktan unutulmuş aşklar.
"Mutlu aşk yoktur" diyen ihtiyar komüniste inat, seher rüzgârlarıyla başlayıp
gece sevişmelerinde tazeleniyorlar.
Kadınlığın ve erkekliğin ötesine geçtiğimiz o ürperme
aşksa eğer, mutlu aşk var, evet. Mutlu aşkta edebiyatın işine yarayacak bir şey
yok ama. Mutlu mutlu yaşanıp gidiyor onlar. "Allah tamamına erdirsin" demek
dışında elimizden bir şey gelmiyor.
Ama ne zaman bitmeye yüz tutuyor rüya, aşkın içinde bir
çatlak beliriyor. İşte o zaman romanların, piyeslerin ya da senaryoların konusu
olan bir bahçeye girdiğimizi hissediyoruz. Gülleri ve dikenleri var o bahçenin.
Bir bakıyoruz yüreğimiz kanamış.
Unutulmaz unutulmuş şarkılar eşlik ediyor yüreğimizdeki
yaraya; Hümeyra "Kördüğüm"ü söylüyor, o karanfil kokulu
sesiyle.
Çünkü unutulmaz sanıyoruz aşkı; unutuluyor ama. Tozlu
raflarda unutulmuş bir "unutulmaz şarkılar" plağına benziyor; zamanın
kaydırağından akıp giderken uzaklara.
Hafıza kararsız, çünkü neyi saklayacağı hiç belli
olmuyor. Bir gün şaşarak fark ediyoruz; en sarsıcı olayların gölgesi bile
kalmamış.
Şimdi hatırlanmayan bir şarkı ya da eski bir aktörün
kaderini paylaşmış onlar da; zamanın kumları örtmüş üzerlerini. İstanbul
mehtabına karşı yorgun hicaz, Floransa'da güneşli kış sabahı ya da Tatyos
Efendi'nin puslu bir bestesi...
Küçücük, önemsiz bir olayın anısı yaşayıp gidiyor oysa:
Çok güzel bir genç kadınla bir Akdeniz kentindeki ucuz bir restoranda pizza
yemişsiniz.
Babanız bir yaz ikindisi uçurtma uçurmayı öğretmiş size.
Dudaklarında külü uzamış bir sigara, şimdi hüzünle hatırlanan bir gülümseyiş
taşıyor gözlerinde. Komşu teyzenin memeleri içinizde yeni bir kamaşma yaratmış.
Onun narçiçeği rengindeki ojeleri yüzünden henüz bilmediğiniz bir şey akıyor
kasıklarınıza.
İlan-ı aşklar ve ilan-ı harpler unutulurken bunlar kalmış
eleğin üzerinde. Her şeyi hayalete çeviren hafıza bunları silmeye kıyamamış.
Gücü yetmemiş ya da, onlardaki saf insani öze
dokunmaya.
Floransa'daki Cumhuriyet Meydanı'nda tertemiz bir
sabahmış ya da. "Gilli" pastanesinde oturmuş bunları yazmışsınız.
Ve saçınıza değerek geçip gitmiş zaman, "unutulmaz"
şarkılara doğru.
|