|
Gazeteci yazar
Tuna Köprülü’nün ‘Kültür Başkenti İstanbul/The
Capital of Culture’ adlı İstanbul’un kültürel potansiyelini
mimari eserler üzerinden ortaya koyan kitabı geçen hafta içinde piyasaya çıktı.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi iştiraki Kültür A.Ş. tarafından bastırılan 264
sayfalık Türkçe-İngilizce kitap, tema olarak iki ana dönem üzerine odaklanıyor.
Roma ve Bizans dönemlerinde (MÖ 627-1453) İstanbul’da yapılan eserlerin tanıtımı
ile başlayan kitapta; Osmanlı eserleri de on farklı bölümde anlatılıyor. Ayrıca
İstanbul’daki tarihi ve modern müzeler de kitabın tamamlayıcı unsuru olarak göze
çarpıyor.
Ne var ki
Köprülü, İstanbul’un bugünkü durumunu ‘acıklı’ olarak niteliyor ve şöyle
konuşuyor: “İstanbul’u topyekûn yok etmeye çalışan bir millet olmuşuz. Tabii
bunun nedenleri çok. Kent, magandaların eline düşmüş durumda. Eline İstanbul’un
bir parçasını geçiren, ‘Para kazanacağım’ diye aklına gelen her şeyi yapıyor.
Güzelliği yok oluyor, dinleyen yok.”
Bunun nedenini
ise “Demokrasiyi yanlış anlamışız biz ya da yanlış izah etmişler. Türklere
bakarsanız demokrasi; özgürlük, kanunsuz ve kuralsız yaşama eşit olmuş”
cümleleriyle açıklayan Köprülü, kentte saygının da terbiyenin de dibe vurduğunu
düşünüyor ve sık sık karşılaştığı kabalıklardan birini şu cümlelerle özetliyor:
“Düzenli olarak Yeniköy’den Tarabya’ya yürürüm. İnsanları terbiye etmeye
çalışıyorum, ‘Yere atmayın sigara kutunuzu’ diyerek. Adam bana, ‘Çöpçü müsün?
Sen topla o zaman’ diyor.”
Köprülü’nün
İstanbul’a dair en önemli bulduğu sorunların başında ise trafik geliyor: “Araba
parkı bir rezalet, kovboy filmlerinde görürüz, atından indiği yere bağlar ya,
İstanbul’da da öyle. Arabayı kapıdan başka yere par etmek yok, eğer mümkün olsa
merdiven çıkaracak” diyen Köprülü, çözüm olarak da İstanbul’da bir trafik
ihtilali yapmak ve ortalığı altüst etmek gerektiğini savunuyor ve şöyle
konuşuyor:
“İnsanların
canını ağlayıncaya kadar acıtmak lazım. Bu millet sopa ile adam oluyor maalesef.
Başka türlü bir şey bu. İnsanın içinden gelmesi, dövülmeden, sövülmeden, içten
gelmesi lazım; ama yok maalesef. Büyük cezalar lazım. Bütün İstanbul’un
sokaklarında bunu yapmak gerekiyor. Ben Başbakan’a katılıyorum aslında.
Söylediği çok doğru. Araç sayısı azaltılmalı, sınırlandırılmalı, insanların canı
acıtılmalı. Belediye bir trafik bürosu kurarak sert önlemler almalı. İnsanlar
yürümeye alışacak.”
“İstanbul’un
bu hale gelmesinde iktidarların dahli var mı?” sorumuza ise Köprülü şu yanıtı
veriyor: “Demokrasilerde maalesef politikacılar yapmadıklarını oy avcılığı ile
örtbas etmeye çalışıyor. Demokratik rejim gelmiş, böyle olmuş. Altındağ vardır
Ankara’da. Orada ilk kez tapular dağıtılınca emsal gören herkes yaptı.”
Böyle
konuştuğu zamanlarda yanlış anladığından da dem vuran Köprülü, “Bakın ben
Anadolu’ya ya da köylülere karşı değilim” diyor. Anne memleketi Menemen’de
çiftliklerinin ve tarlalarının olduğunu belirten Köprülü, “Köylüleri tanırım. Bu
insanlar değil onlar. Nedense İstanbul’un taşından toprağından altın bekliyor
herkes. Birbiriyle didişen, anlamsız bir toplum halindeyiz” diyor. Köprülü’nün
bir şikâyeti de yakın çevresine dair. Onlardan üzücü tepkiler aldığını söylüyor
ve “Ama ben bunları söylüyorum ya, kendi arkadaşlarım tarafından da
eleştiriliyorum. ‘Rahatsız oluyorsan git dışarıda otur’ diyorlar. ‘Burası
düzelsin’ diyen yok. Yeter ki tenkit etmeyeyim, ‘Burası Türkiye, böyle
yaşayacağız’ diyeyim. Olur mu böyle şey? Kimse kendisinden feragat etmek
istemiyor. Hep almak istiyor” diyor.
“Kitabım, İstanbul’u İstanbul yapan güzelliklerden bir
demet”
İçinde 75 İstanbul yapısını barındıran ‘Kültür Başkenti İstanbul’
adlı kitabın öyküsünü Tuna Köprülü şöyle anlatıyor; “Geçen yıl yapılan Lale
Festivali sergisinde Kadir Topbaş’a gelen bir telefonla İstanbul, Avrupa
Parlamentosu tarafından 2010 Kültür Başkenti olarak ilan edildi. Sergiyi
gezerken, başkan bana ‘İstanbul'daki yabancı saraylar kitabı çok beğenildi.
Acaba elinizden bütün kitaplarımızı geçirerek bir İstanbul kitabı hazırlayabilir
misiniz?’ dedi.
Bu vasıtayla İstanbul hakkında Beyoğlu ve Atatürk
Kütüphanesi’ndeki neredeyse bütün kitapları inceledim. Hakikaten İstanbul bir
hazine ve kitaptaki eserleri tespit etmek çok zor oldu. Bu yüzden İstanbul’u
İstanbul yapan güzelliklerden bir demet diye bakıyorum kitabıma.”
Tuna Köprülü’ye göre kitabın özelliklerinden biri de muhtemelen
ilk kez İstanbul’un 2700 yıllık tarihini dönemlere ayırarak incelemiş olması.
Köprülü, bunu, “İstanbul’un tarihini çorba gibi karıştıranlara karşı yaptım”
diyor ve ekliyor: “Biz İstanbul’u Ayasofya, Topkapı, Aya İrini, Sultanahmet,
Süleymaniye ve Kariye dışında neredeyse hiç göstermiyoruz ve bunu karmakarışık
biçimde yapıyoruz. Bunu düzene sokmak gerekiyordu. Bu yüzden de Roma, Bizans ve
Osmanlı dönemi olarak ele almaya karar verdim. Biz kültür mozaiğini ortaya
çıkarmamışız kitaplarda. Söylemişiz ama canlı örneklerini ortaya sermemişiz.
Sanmıyorum ki turistler Haliç’in Patrikhane bölgesine götürülsün. Eyüp civarında
gezdiriliyorlardır en fazla. Patrikhane’nin Heybeliada’daki Ruhban Okulu’nun,
Fener Lisesi’nin gezildiğini hiç sanmıyorum. Oysa İstanbul’da çeşitli dinler bir
arada yaşadı, yaşıyor ve ibadet yerleri hâlâ herkese açık. Kitabım biraz da
bunun kanıtı olsun istedim.”
-Kimdir? / Tuna
Köprülü
İzmir’de
doğdu. Ankara Koleji’nden mezun olduktan sonra Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi
İngiliz Filolojisi’ne devam etti. Eşi Ertuğrul Köprülü’nün Washington Basın
Ataşeliği’ne tayin edilmesiyle Amerika’ya gitti. 15 yıl süresince Beyaz Saray,
ABD Kongresi, Dünya Bankası ve IMF’yi gazeteci olarak izledi. Washington’da 25
yıl kaldıktan sonra Türkiye’nin Monako Fahri Başkonsolosu oldu. Monako Prensi
Rainier tarafından “Chevalier de St. Charles” liyakat nişanıyla ödüllendirildi.
Yazarın yayımlanmış eserleri arasında; ‘Beyaz Saray Anılarım’ (2002),
‘İstanbul'daki Yabancı Saraylar’ (2005) ve ‘Kültür Başkenti İstanbul’ (2006)
bulunuyor.
|