|
Mel Gibson’un birçok ülkede 17 yaş sınırı ile gösterime
giren filmi Apocalypto, Orta Amerika’daki yağmur ormanlarında 15. yüzyılda
karısı ve çocuğuyla barış içinde yaşayan avcı Jagar Paw’un köyünün ve
kabilesinin talan, yıkım ve kurban peşindeki eli kanlı savaşçıların saldırısına
uğramasıyla büyük bir şiddetin içine yuvarlanmasının
öyküsü.
Yakışıklılığı,
sevimliliği, zekası ve güçlü sinema duygusuyla 90’ların başında sinemanın zirvesinde
dolaşan Mel Gibson, 2000’li yıllarda zirveden aşağı inmeye başladıkça rotayı
sinemada sansasyonelliğe, sarsıcı şiddete, ilkelliğe, kabasabalığa, ırkçı
sömürgeci bakış açısına kırdı. İnsanları şoke etme peşinde koşar oldu.
Son yıllarda
kendisi de alkol bağımlılığı, ırkçı ve Yahudi aleyhtarı söylemleriyle tepki
alırken, filmlerinin şiddet dozu da sadizme varan ölçülere çıktı.
Eğer olumsuz
tepkiler alarak da olsa, tartışılmak, gündeme gelmek, dikkati çekmek bir amaç,
hedef ve kazançsa, 2004’te gösterilen, Yahudi aleyhtarlığını tırmandırmasından
korkulan ancak tüm dünyada büyük yankı yapan Hz. İsa’nın Çilesi’yle epey mesafe
kat ettiği söylenebilir.
Gibson, Hz.
İsa’nın Çile’sinden iki yıl sonra şimdi de Mayaların ve büyük bir uygarlığının
yok olmasını konu alan yapımcılığını ve yönetmenliğini üstlendiği, senaryosunun
yazımına katıldığı Apocalypto filmiyle gündemleri işgal ediyor.
Hz İsa’nın
Çilesi’nde, İsa’ya vahşet ölçüsüne varan bir şiddet uygulandığını resmeden
sahneler çeken, İsa’nın çarmığa gerilmesini en ince ayrıntısına kadar beyaz
perdeye taşıyan Gibson’ın Apocalypto’da sergilediği şiddet sahneleri, en basit
tabirle sadistçe, ilkel ve vahşet olarak niteleniyor.
3 dalda Oscar adayı
Filmin şiddet
dozuyla ilgili değerlendirmeler yapılırken, bu sahnelerin zaman zaman filmin
öyküsünü gölgelediğine dikkat çekiliyor.
O nedenle bu
kadar iddialı ve ilginç olabilecek bir filmin sadece makyaj, ses ve kurgu ses
dallarında Oscar’a aday olmasına şaşmamak gerekiyor. Çünkü Apocalypto’da
sergilenen “kanlı bir et tadındaki şiddetin, buruk acı bir tat bıraktığı”
değerlendirmesi de filmle ilgili yapılan irkiltici yorumlar arasında yer alıyor.
Maya uygarlığı
çöküşe doğru giderken, yöneticiler, zenginliğin, refahın simgesi olarak daha çok
sayıda tapınak yapılmasını ve daha fazla insan kurban edilmesini istiyorlar.
Filmin
başkarakteri ve romantik kahramanı Jagar Paw (Rudy Youngblood) Orta Amerika’nın
yağmur ormanlarında, doğayla uyum içinde avcılık yaparak karısı ve oğluyla sakin
bir yaşam sürerken, üç gün içinde köyünün ve kabilesinin eli gözü kanlı
savaşçılar tarafından yıkıma uğratıldığına şahit oluyor. Kendisi de dövülüyor,
gözünün önünde zevk olsun, eğlence olsun diye babasının gırtlağı kesiliyor.
Ardından Paw da
kendisi gibi esir alınan kabilenin erkekleriyle birlikte, yine her türlü şiddete
maruz kalarak ormandan yürütülüp korku, dehşet ve yıldırma politikalarının hüküm
sürdüğü Maya başkentine getiriliyor. Maviye boyanıp Ziggurat’ın tepesine
çıkarılıyor. Kurban edilmek üzere sunağın üstüne yatırılıyor. Başrahibin
yüreğini çıkarıp, kafasını kesmesi için hazır ediliyor. Ancak gökyüzü tanrıları
müdahale ederek, daha başka ciddi sınavlardan geçmesi için kaçmasına yardımcı
oluyorlar.
Pornografi mi?
Miami
Üniversitesi’nde Antropoloji öğretim görevlisi olan Traci Ardren, Gibson’ın Maya uygarlığını ve bu
uygarlığın yok oluşunu, dünyamızda bugün hüküm süren aşırılıkların metaforu
olarak kullanmasına karşı çıkarak,
“Apocalypto filmi pornografi midir”sorusunu soruyor.
Ardren 20 yıl
Maya uygarlık tarihinin Klasik Dönemi’ni incelemiş, Meksika’nın Yucatan
eyaletinde, o bölgelerdeki Maya köylerinde yaşamış. Birçok araştırmacı gibi
Ardren de Maya uygarlığının yaşamında şiddet içeren yönler olduğunu, çocuk
kurban edildiğini inkar etmiyor. Yalnızca filmde saptadığı “sömürgeci sapkın
bakış acısına” karşı çıkıyor. Ardren, Gibson izleyicilere iletmeye çalıştığı
mesajdan, yani Maya uygarlığının çöküşünü, Batı Dünyasında bugün yaşanan
siyasal aşırılıkları ve yanlış
çevre politikaları için bir metafor olarak kullanmasından rahatsız olmuş.
Gibson, bir
de, tarihte büyük bir medeniyet olarak tanınan Maya uygarlığının kan
dökücülüğünden başka bir yönüne önem vermediği için de eleştiriler alıyor.
Filmde Jagar Paw, ormandan çıkarılıp, başkente götürülürken, izleyici de onunla
birlikte, bu uygarlığın ormanların yıkıma uğratılması ve köle emeğinin üstünde
oturduğuna tanık oluyor.
Gibson’un
kamerasından gösterildiği üzere, filmin başında Jagar Paw’un köyünün yerle bir
edilmesiyle sergilenmeye başlayan Mayalıların Mayalılara uyguladığı şiddet,
filmin son dakikalarına kadar hiç
kesilmiyor.
GÖLGE DÜŞTÜ
Bir başka
tepkiye konu olan nokta da aşırı Katolik görüşleriyle tanınan Gibson’in filmde
sadece sonunda İspanyollar göründüğü zaman, şiddetin kesildiği çok kısa sürelik
bir sükunet dönemi göstermesi, yani Kurtarıcı’nın geldiği mesajını vermesi.
Gerçekte İspanyolların son Maya kenti terk edildikten 300 yıl sonra bölgeye
geldiklerine dikkat çekiliyor.
Eleştiri ve
tepki konusu olan bu noktalar Gibson’un filmi, Maya Uygarlığın bölgesinde çekmesi ve filmde artık yok olmuş Maya
dilini kullanmasının getirdiği olumlu puanların üstüne koca bir gölge düşürüyor.
Mayaların bilim ve sanatta kaydettiği gelişmelere, tarıma verdikleri öneme, Maya
kentlerinde görülen gelişmiş mühendislik uygulamalarına ve Maya halkının
gelişmiş ruhsal düzeyine filmde yer vermemesi de, Gibson’in kaba sömürgeci
yaklaşımının bir başka yansıması
olarak görülüyor.
Mayaların
çürümüş kurtarılması gereken insanlar olarak sergilenmesi de doğal olarak
İspanyol sömürgecilerinin vahşetini haklı gösterme çabası olarak niteleniyor.
500 yıldır Maya halkının boyunduruk altına alınmasını haklı çıkarmak için hep bu
iddialar kullanılmış zaten. Gibson’ın, Maya halkının Guatemala tarafından
sistematik olarak uygulanan şiddete maruz kalmalarının üstünden sadece on yıl
geçmişken böyle bir film çekmeye soyunması da hanesine yazılan bir başka kötü
puanı oluşturuyor.
1996’da en iyi film
ve en iyi yönetmen dahil beş Oscar ödülü alan, 13. yüzyılda İskoçların
İngilizlere karşı verdiği bağımsızlık mücadelesine önderlik eden sıradan bir
adamın öyküsünü anlatanı Cesuryürek filminde Mel Gibson’u sevmeyenimiz yoktu.
Ama görülüyor ki Cesuryürek’ten bu yana 11 yılda köprülerin altından çok sular
aktı.
Sömürgeci
bakış
Aşırı Katolik görüşleriyle tanınan Mel Gibson’ın Maya
Uygarlığının çöküşünü, Batı Dünyası’nda bugün yaşanan siyasal aşırılıklar ve yanlış çevre politikaları
için bir metafor olarak kullanması rahatsızlık yaratırken,filme sömürgeci bir
bakış açısıyla yaklaştığı eleştirilerine yol
açıyor.
|