|
Yazar Leyla
İpekçi, bazıları çeşitli gazetelerde yayımlanmış, bazıları ise tuttuğu
günlüklerde kalmış yazılarını ‘Bir Sevgili Gibi Yaşamak’ isimli kitapta bir
araya getirdi. İpekçi, yazılarında 11 Eylül sonrasında değişen dünyayı
anlamlandırmaya çalışıyor. Kitaba adını veren ‘Bir Sevgili Gibi Yaşamak’ adlı
ilk bölümde İpekçi, “Varlıkların yaratılış hikmetini insanda aradım yıllarca”
diye başlayan ilk cümlenin ardından kendi dönüşüm sürecini anlatıyor ve “Bu öyle
inceliklerle dolu bir süreçti ki bir sabah mahmurluğu gibi yeniden saflığa,
diriliğe götürüyordu beni usul usul” diye yazıyor.
Sanatın
anlamından İsrail’in Lübnan saldırısına, imaj tutkusundan Hrant Dink’in
öldürülmesine kadar son yıllarda yaşanan pek çok olayı, durumu sorgulayan Leyla
İpekçi’nin yazılarında, onun sosyolog gözünü, manevi bakış açısını görmek
mümkün. Ancak yazıların asıl gücü dilinden geliyor. İpekçi, söylemek
istediklerini öyle sarih anlatımlarla, öyle vurucu kelimelerle arka arkaya
sıralamış ki, katılmasanız bile ifade gücüne saygı duyuyorsunuz.
Leyla İpekçi,
dönüşüm sürecinin ‘Başkası Olduğun Yer’ isimli romanı için araştırma yaptığı
sırada başladığını anlatıyor: “Bir roman yazmaya çalışıyordum. Onu yazmaya
çalışırken, daha çok okumak, daha çok yazmak, daha çok düşünmek arayışına
girdim. Daha çok vicdani açıdan bağımsız olmak gibi isteklerle gazeteciliği
bırakmıştım. Ama gitgide tenhalaştım, sessizleştim. Böyle bir arayışın içine
girdim. Çeşitli kaynaklar okuyordum. Bildiğim her şeye bir daha, bir daha
bakmaya başladım. Bu arada romanımın öyküsü her seferinde değişti, gitgide
metafizik bir hale dönüştü. Sonra tasavvufla, İslam metafiziğiyle karşılaştım.
Sonra o öykü kendi kendine yok oldu. Bu arada İslam’la tanıştım ve mümince
yaşamaya çalışıyorum. Bu bir ruh hicreti oldu benim için. Hiçbir şeyi
değiştirmedim. Her şey iç dünyamda oldu.”
Saint Michel
Lisesi’ni bitirdikten sonra Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden mezun
olan Leyla İpekçi, yazılarında, en fazla birbirimizi soktuğumuz kalıplara itiraz
ediyor, bunun vahim sonuçlarına dikkat çekiyor. Kendisinden söz ederken, “Benim
gibi doğuştan şehirlilere bir süredir Beyaz Türk deniyor” diye yazıyor İpekçi ve
bu tanımın altında yatan şu tehlikelere dikkat çekiyor: “Bu da tarihin bir
döneminde birilerinin yakıştırdığı ve bugünün mağdurlarıyla zalimleri arasındaki
zıtlıklara günah keçisi bulmak için kullandıkları, giderek siyasileştirilen bir
kavram.” İpekçi, sohbetimizde, bu tür tanımlamaları korkunç bulduğunu belirtip
şunları anlatıyor: “Bize her anlamda sonradan icat edilmiş, bir topluluğun öteki
topluluk üzerinde tasallutunu gösteren her türlü tanımın çok faşizan bir noktaya
gitme ihtimalini görüyorum. Gidiyor zaten. Beyaz Türk’ün karşısındaki Anadolu
çocuğu gibi... Bunu müthiş buluyorum. Hem mağdursun hem Anadoluluğu yüceltirsin.
Bütün o iyi tanımları kendinde toplarsın, ondan sonra düşman öteki olur.”
Peki
ötekileştirmek yanlış mı? Leyla İpekçi’ye göre değil. “Tabii ki öteki olmadan
biz kendimizi tanımlayamayız ama ötekileştirdiğini sürekli günah keçisi, düşman
ilan etmeye hayır. Bunun sonucu Hrant Dink’in öldürülmesine kadar gidiyor” diyen
İpekçi, ötekileştirerek masumiyet hakkının insanın elinden alınmasını söyle
anlatıyor:
“Önce
ötekileştiriyoruz. Ya yabancı oluyor, ya Ermeni dölü... Böylelikle bir gerekçe
buluyoruz onu şeytanlaştırmak için. O zaman da maktulün masumiyet hakkı ortadan
kalkıyor. Öldürülmüşse mutlaka bir hainlik yapmıştır. O zaman nasıl Bush’un
bütün Müslümanları, bütün İslam ülkelerini barbar ve terörist ilan etmesine
karşı çıkarız. Bush kadar büyük bir alanı kapsamıyor ama kendi içimizde aynı
şeyleri yapıyoruz birbirimize. Oysa ben tanımak, anlamaya çalışmak istiyorum. Bu
tanımlar bizi bölüyor ve gündelik faşizmlerimize hapsediyor.”
Kitabın en
dikkat çekici yazılarından birinde İpekçi, sanat üzerine duruşları sorguluyor ve
“İçgörü merkezlerinin, olumlu düşünce kuruluşlarının bacasından yükselen isli
dumanı fark edemiyorsanız, lütfen roman okumayın, filmlere gitmeyin” diyor.
İpekçi’nin itirazı, sanatın da eğlence ve tüketim paketinin içine sokulmasına.
Film festivallerinde çok sık tanık olduğu bu durumu şöyle anlatıyor İpekçi:
“Eşimle birlikte film festivallerine katılıyorum. İnsanlar, ellerinde torbalar,
bira şişeleri, akşam da çok güzel bir film seyrediyorlar. Bu tavrın kendisi bizi
çok pasif yaptı; çünkü bizim için artık önemli olan en büyük yaratıcılık bir
sanat aktivitesine katılmak. Kendimiz düşünelim, oradan bir şey alalım, başka
türlü olalım diye bir kaygımız kalmadı. O zaman sektör de böyle gelişti, tüketim
sektörünün bir parçası oldu sanat. Bu sanattan pek çok şey yitiriyor. Sanatçı
tavrıyla, sanat yapalım, ünlü olalım, para kazanalım tavrını birbirinden
ayıramaz hale geldik. Ben bunu görüyorum ve o sanatçı ruhunu taşıyan insanlar
gitgide içlerine kaçıyorlar; çünkü onların başka bir derdi var. Bu anlamda
sanatın demokratikleşmesini, bir yanıyla çok iyi buluyorum ama bir yanıyla da
sanatın dilini gitgide muğlaklaştırdığını ve hudutlarını gitgide bozduğunu
düşünüyorum.”
Leyla
İpekçi’nin yazılarını okurken, dünyanın tüm günahlarını sırtladığı hissine
kapılıyor insan. İpekçi, yazma amacının son derece seküler dille kalbin duruşunu
ifade etmeye çalışmak olduğunu söylüyor, “Öyle çok örtmüşüz ki üstünü
vicdanımızın, herkes kendini konuşuyor” diyor.
|