Tempo Online
Toplum Politika Ekonomi Dünya Sağlık Kültür Yaşam Spor Astroloji
KÖŞE YAZARLARI
Çağdaş Dans
''Maalesef Mevlânâ kadar deli değilim''

Çağdaş dans sanatçısı Ziya Azazi, çeker etekleri ve döner de döner... Maden fakültesinden çağdaş dansa, kendi stilinden Mevlânâ Senfonisi'ne uzanan bu ilginç yolda, onun pusulası hep Anadolu'yu gösterdi

Ziya Azazi
Ziya Azazi

Azazi, müzisyen Sabri Tuluğ Tırpan’ın bestelediği ‘Mevlânâ Senfonisi’ için Sertab Erener, neyzen Burcu Sönmez, Viyana Senfoni Orkestrası ve ‘Vienna Classical Players’ ile 9 Mayıs’ta Aya İrini’de sahnedeydi. Konseri fırsat bilip birlikte dönmeye gittik, görüntünün, dengenin, kelimelerin, yasakların ve de kuralların kaybolduğu yerlere...

 

Ziya Azazi ile Tuluğ Tırpan’ın yolları Viyana’da kesişiyor. Tırpan piyano dersleri alırken, Azazi de dans ediyor. Zaman zaman stüdyoya kapanıp çalıyor, dans ediyorlar. Ve uzun yıllar önceki ‘Simyacı’ düşünceleri, şekillenip ‘Mevlânâ Senfonisi’ haline gelince, yollara düşüyorlar. Azazi ile Mevlânâ’dan Şems’e muhabbete başlamadan önce, parmağındaki yüzüğe takılıyoruz öncelikle. Osmanlıca ‘Aşk Ateştir’ yazıyor yüzükte. Mumla pervanenin hikâyesinin özeti bu cümle. Azazi’nin 37 yıllık hikâyesinin özetine gelince...

 

Tempo: Soyadınız çok ilginçmiş; Azazi.  Şeytan demek olan Azazil’le ilgisi var mıdır?

Ziya Azazi: Tınısı benziyor ama yok. Kökeni Suriye’deki Aziziye şehrinden gelir. Mardin’e yakın, Suriye’nin kuzeyinde bir şehir. Azizler anlamına gelen bir şey. Azazi de “O şehirli” anlamına gelir.

 

T: Babanız Suriyeli mi?

Z.A.: Annem de, babam da... 200 yılı aşkın bir süredir Antakya’dayız ama. Doğduğum yerdeki Azaziler, Antakya’da büyük bir aile. Önce bir köye yerleşmiş, sonra civarına dağılmışlar.

 

T: Antakya’dan Viyana’ya giden serüven nasıl başlıyor? 

Z.A.: Antakya doğumlu, 18 yaşına kadar orada kalmış, köyü çok sevmiş, hareket etmeyi, doğayla haşır neşir olmayı, balık avlamayı, tarlada kürek sallamayı, arkadaşlarıyla çıplak ayak oynamayı sevmiş bir çocuk, 18’inde İstanbul’a göçüyor.

 

T: Ailecek mi?

Z.A.: Hayır, üniversiteye okumak üzere geldim. Teyzemde kalıyordum.

 

T: Bir de terzilik var sizde, değil mi? 

Z.A.: Terzilik baba mesleği olduğu için bana da öğretildi ve büyük keyif alıyorum. Yeri geldiğinde yapıyorum. Beş-on yıldır ciddi anlamda bir şey yaptığım yok; ama öncesinde her Türkiye’ye gelişimde pantolon, gömlek dikerdim kendime. İlk zamanlarda eteklerimi kendim diktim mesela.

 

T: Üniversite’de ne okudunuz?

Z.A.: İTÜ’de maden mühendisliği. Orada seçmeli ders olarak beden eğitimini seçmiştim. İlk iki yılda ya güzel sanatlar, ya beden eğitimi seçiliyordu o zamanlar. Tesadüf o ki, enteresan insanlarla tanıştım. Hoplamasını zıplamasını çok sevdim. Zaten çocukken de çok severdim ve hiç zorlanmadım. Sonrasında üniversitede kurmuş oldukları amatör gruba dâhil ettiler beni. Bu da hayatımı hakikaten değiştirmiş oldu. Her boşluk bulduğumda jimnastik salonuna gider oldum. Dansı keşfettim. Üniversitelerarası dans yarışmalarına katıldık. Derken, dans camiasını, baleyi tanıdım. İlk defa 20 yaşımda tayt giyip bale yapmaya başladım. Heyecan büyüdü, iş ciddileşti, şehir tiyatrolarına girdim, çağdaş dansla tanıştım…

 

T: Okul ne oldu bu arada?

Z.A.: 1994’te Viyana’ya gittiğimde henüz bitmemişti. Kurduğumuz grup üniversitelerarası bir değişimle Viyana’ya davet edildi. Bir koreograf temsili izlemiş, “Bir projemiz var katılır mısın?” diye teklif getirdi. Gidiş o gidiş... Diplomayı bir kenara bıraktık ve dansa devam ettik. 1999’da da “Kumpanyalardan uzak kalıp kendini bulmalısın” diye bir içgüdü doğdu ve onun peşine düştüm. Dans dilim kendini belirlemeye başladı. Balesi, modern dansı, konsept projeleri tamam da Anadolu coğrafyası o kadar içimdeki... 

 

T: Çok zengin bir folklorik gelenek var tabii bu topraklarda.

Z.A.: Tabii onun bugüne yorumlanması lazım. İşin açıkçası sema dansını kendimce yorumlayan bir insan olarak onu da bir çeşit miras olarak görüyorum. Bu nedenle öncelikle işin miras boyutundan başladım ve oluruna bıraktım. Hatta bana bir ara Zenne ismi bile taktılar.

 

T: Kim taktı?

Z.A.: 2002’de Platform denen bir dans festivalinde sanırım. Böyle bir yorum yapılmıştı.

 

T: Zenne’likle ne alakası vardı ki yaptığınız işin?

Z.A.: Kendinden geçip öyle resimler çıkarmaya başlayınca onu uygun gördüler demek ki. Bir de etekli gördüler ya, sadece sema yapmıyorum diye herhalde.

 

T: Zaten memlekette erkeğin tayt giyip bale yapması da acayip karşılanıyor.

Z.A.: Tabii canım. Geçenlerde havaalanında yaşadığımı anlatayım. Eteklerim sürekli yanımdadır. Aletten geçerken zincirleri görülür ve her ülkede farklı reaksiyon gösterirler. İstanbul Havaalanı’nda polis, “Bu ne?” dedi. “Eteklerim...” dedim. Şöyle bir baktı, “Etekleriniz mi?” “Evet, ben bir dansçıyım” dedim. “Hıı, disko mu yapıyorsun?” diye sordu. “Dans ediyorum” dedim. “Ha yani dansözsünüz” dedi. Ne acı. Ya disko, ya dansöz akla geliyor. Beni üzen, bu coğrafyanın onca tecrübesinden sonra her şeyin silinip atılmış olması.

 

Yeni hayat, beyaz tahta...

 

T: ‘Tabula Rasa’ diye bir gösteriniz olmuş. Çok güzelmiş ismi. Beyaz tahta anlamına geliyor değil mi? Yeni Hayat...

Z.A.: O benim ilk çalışmam. 99’da Viyana… Dönüşüm anıydı o yıl benim için. Yıllarca Avrupa’da kumpanya dansçısı olduktan sonra verdiğim karar. O sıralar barmen olarak da çalışıyordum. İki işi birden yürüttüm. Bir yaşam standardı yakaladım. Ve beş yıl sonrasında baktım ki, bir rutinin içine girmişim. İlişkim var, barda çalışıyorum, dans ediyorum… Her şey bir düzene girmiş. Birden kumpanyadan ayrıldım, bardan ayrıldım, evimden ayrıldım, ilişkim de bitmişti zaten. Uzun olan saçlarımı da kestim. Bir odaya taşındım. Her şeyi bırakıp iki üç ay birikmiş paraları yedim. Çalışmadım ve yeni bir başlangıç için; “sen bir şeyin peşindesin” diyerek yola çıktım. O dönemde bir tiyatro, yeni yapacağı açılış için; “Katılır mısın?” önerisi getirdi. Ben de kabul ettim. Basit bir şey yaptım. Yerde yuvarlanmalar, zıplamalar derken, bir baktım dönüyorum. Hiç hesaplanmış bir şey değildi.

 

T: Durup dururken dönmeye başladınız yani.

Z.A.: Dansta dönersiniz zaten. Ben farkında olmadan karar vermişim aslında. “Madem öyle, benim eser dönüş üzerine olsun” deyip dönüş eksersizleri yapmaya başladım. Midem bulanıyor, kusuyor ama inatla devam ediyordum. Çabalar sonucunda dönüş üzerine temellenmiş sekiz dakikalık bir kısa eser yaptım. Çok ilgi gördü.

 

T: Kaç dakika döner insan maksimum?

Z.A.: Onun süresi yok. İnsan ne kadar koşabilir? Algılarınız başka bir biçimde çalışıyor. Var oluşunu duyularıyla gerçekleştirebilen bir organizma. Binlerce yılın alışkanlıklarını sürdürürken birden onu başka bir diyara sokmak şaşırtıcı oluyor en başta. Sonrasında başka bir şaşkınlık, sarhoşluk yaşanmaya başlıyor.

 

T: Ne kadar sınırlı yaşıyoruz aslında değil mi, insanlar olarak. Gücümüzü kullanmıyoruz.

Z.A.: İnsan aslında ne yapıyor; her şeyi tanımlıyor. Sıkıştığımız nokta da o. Aslında sınır diye, tanımlama diye bir şey yok. Mesela dansı keşfediyor insan. Hareketleri biliyor. Bale çıkıyor; birinci pozisyon, ikinci pozisyon derken bir çeşit terminoloji doğuyor ve onu iyi yapabilen iyi dansçı oluyor. Ama bu bir başkasının dansçı olamayacağı anlamına gelmez. Evren de sonsuzdur. Bilgi de böyle bir şey. Siyah ne zaman siyahtır, beyaz ne zaman beyazdır. Dönüş, duygularımızın var oluş biçiminden ötürü çok daha özgür olduğu, sınırlanmadığı bir oluş biçimi. Görüntü kayboluyor orada, denge kayboluyor, kelime kayboluyor, yasak, kural kayboluyor. Her şey mubah.

 

Mevlânâ ile Şems’in halveti

 

T: Mevlânâ Şems sonrası çarşıda yürürken kuyumcudan gelen çekiç sesleriyle dönmeye başlıyor ya sokakta. Size de oluyor mu böyle şeyler?

Z.A.: Mevlânâ kadar deli olamadığım için maalesef, dönemiyorum. Ama aşka gelip içinizin cız ettiği zamanlar oluyor.

 

T: Mevlânâ’yla Şems’in arasındaki aşk ama hep dostu diye tarif edilir Şems.

Z.A.: O kadar sıkışmışlar, o kadar zavallılar ki o dönem çevresindekiler. Bir yandan İslam var, bir yanda Mevlânâ var. Nasıl ifade edeceklerini bilemiyorlar. Mevlânâ ile Şems halveti yaşarken her biri bir köşede oturmuş mu? Sevişmiş koklaşmışlardır. Bunu kimse iddia edemez ama kimse de bir şey yapmadıklarını söyleyemez.

 

T: Bu sene Mevlânâ Yılı ilan edildiği için sizin programınız da doludur herhalde.

Z.A.: İki hafta önce Singapur’daydım. Bilinçli mi karar vermişler bilmiyorum ama Arap dünyası ve Türkiye’yi konu alan Singapur National Gallery’de dört aylık sergiler, temsiller, konserler düzenleniyor. 11 Eylül’le başlayan, İslam dünyasına nihayet kameraları çevirip bakma hikâyesi zirveye çıkmış oldu UNESCO’nun kararıyla.

 

T: Singapur nasıldı?

Z.A.: Asya’daki ilk temsilimdi. İnsanların şaşkınlığını izlemek, görmenin yarattığı sarhoşluk çok evrenselmiş. Bu onun bir ispatıydı. Kendimden çıkan, beni anlatan, çok güçlü bir solo olduğunu düşünüyorum. Bazıları eski moda diye eleştirse bile öyle. Mesela Mercan Dede’nin müziklerini kullanıyor olmam eski moda gelebilir. Duyguya hâlâ inanan bir koreografi de öyle. Ama bence, bu coğrafyanın çağdaşına çok daha yakışır bir çalışma.

 

T: Sizin bir de ödülünüz var Avusturya’da aldığınız.

Z.A.: ‘Tabula Rasa’ döneminde verilmişti. Eser çıktı, ummadığım bir anda telefon geldi; “Bir ödüle layık görüldünüz, hesap numaranızı verin para yatıracağız?” diye. Ardından Avrupa’da yayımlanan Balet International diye önemli bir dergide 1999’un en iyi dansçısı kategorisinde listelenmiştim. Üzerine bir de burs verildi Viyana’da.

                                                                _______________________

Berrin KARAKAŞ

 

(1014 – 10 Mayıs 2007)

16.05.07

[ BİZE ULAŞIN | İŞ FIRSATLARI | KÜNYE ]
© Bu site, Doğan Burda Dergi Yayıncılık ve Pazarlama A.Ş. tarafından T.C. yasalarına uygun olarak yayınlanmaktadır.
Sitenin isim ve yayın hakları Doğan Burda Dergi Yayıncılık ve Pazarlama A.Ş.'ye aittir. Sitede yayınlanan yazı, fotoğraf, harita, illüstrasyon ve konuların her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilerek dahi alıntı yapılamaz.