|
Yıl 2057.
Güneş, çekirdeğindeki bir madde yüzünden kararmak üzeredir ve insanoğlu yok olma
tehlikesiyle karşı karşıyadır. Dünya son umudunu sekiz kişilik mürettebatıyla
güneşe doğru yola çıkan Icarus II adlı uzay mekiğine bağlamıştır. Mekiğin
görevi, güneşi içten içe kemiren ve enerjisini tüketen Karanlık Madde’yi bir
patlayıcıyla yok etmektir.
Uzay gemisinin adının Icarus II olmasının elbette bir
nedeni var: Mürettebata gerçeklerden kopmamalarını ve duygularıyla değil,
mantıklarıyla karar vermelerini öğütlüyor. Görünüşe göre bu öyle kolay bir görev
değil, çünkü yedi yıl önce Icarus I adlı başka bir uzay mekiği daha güneşe
yollanmış, ancak görevi tamamlayamadan uzayın derinliklerinde sırra kadem
basmış.
Ancak Icarus II, Merkür gezegenini sollar sollamaz ilk
mekikle burun buruna geliyor. Mürettebat dünyayı kurtarma görevlerini bir kenara
itip Icarus I’e ‘bir göz atmaya’ karar veriyor. Ve işte o andan itibaren işlerin
ters gitmeye başlayacağını anlıyoruz.
Uzay yaşamının klostrofobik havası, Minos’un labirentini
andırıyor. Mekiğin her tarafından yükselen mekanik gürültüler bazı anlarda
kelimeleri bastıracak kadar rahatsız edici oluyor. İlkel bir canavarın
yaklaşmakta olduğunu anlıyoruz. Apollo’nun Girit’e musallat ettiği labirente
kıstırılmış Minatour bağıra çağıra kurban istiyor. Zaten emin olun, gerçekle
hayal arasında gidip gelen bu uzay mekiğinde bir sürü insan ölecek, uzay çağında
güneş tanrısı Apollon adına oluk oluk kan akacak.
Karanlıktan
korkar mısınız? Gözleriniz karanlığa alıştığında ortaya çıkıveren şekillerin
aslında her zaman orada olduklarını, sadece ışığı yaktığınız için onları
göremediğinizi düşündüğünüz olur mu? Görmek içgüdüsel bir sanattır; karanlığı
tanır, ışığa ihtiyacı yoktur, sınırları ve hudut işaretleri bulunmaz, giderek
büyüyen bir dalga gibi baktıkça baktırır, sizi gerçeklerden uzaklara sürükler.
Bakmaksa
üsluplar ve sembollerle ilgilidir. Işığa ihtiyacı vardır, kelimeler, anlamlar
gerektirir ki, bu anlamlardır bütün gizemleri, gölgeleri kurutup suyunu
çıkartan, düzleştirip tepsi gibi önümüze sunan. Oysaki en son gideceğimiz liman
her zaman varlığımızın derinlerinde akan bu karanlıktır. Gözümüzü kör eden
ışığın ardındaki gerçektir.
Bu açıdan,
Danny Boyle’un ‘Gün Işığı’ görmekle ilgili bir film. Görmenin akli dengeleri
nasıl bozabileceğine, fazlasını bilmenin tehlikeli olabileceğine dair rahatsız
edici imgeler içeriyor. Kısaca diyor ki, ‘Güneşe çok yakın uçarsan kanatların
erir ve yere çakılırsın’, yani güneşe çok uzun bakarsan kör olursun, doğru. Ama
güneşi görürsen, o kör edici parlak topun ardındaki karanlığa göz ucuyla bir
bakış atabilirsen, işte o zaman EUREKA! Labirent yıkılır ve canavar Minotaur
serbest kalmadan hemen önce algının kapıları ardına kadar açılıverir.
Film biz
seyirciler için de bir uyarı niteliği taşıyor: Sinema salonları, karanlık
maddelerle doludur. Bir sürü hikaye, bir sürü sır… Umarım hayatta kalabiliriz.
Öteki dünyalar korkaklara göre yerler değildir çünkü.
GÜN
IŞIĞI / SUNSHINE
Yönetmen: Danny Boyle
Oyuncular: Rose Byrne, Cliff Curtis, Chris Evans, Troy Garity,
Cillian Murphy
Dağ: Özen Film
|