Tempo Online
Toplum Politika Ekonomi Dünya Sağlık Kültür Yaşam Spor Astroloji
KÖŞE YAZARLARI
Yönetmen Bernard Rose
''İzleyeni olmayan filme, film denmez''

Bir reklam filmi çekmek için İstanbul'a gelen 'Anna Karenina' ve 'Immortal Beloved' gibi filmlerin yönetmeni, bağımsız ruh, renkli kişilik, İngiliz Bernard Rose ile Hollywood emperyalizmi ve Avrupa sinemasının ukalalığı arasındaki sularda yüzdük

Bernard Rose
Bernard Rose


Dijital Sanatlar’ın çekeceği bir reklam filmi için İstanbul’a gelen İngiliz yönetmen Bernard Rose, kendisine yaraşır nitelikte renkli bir kariyere sahip. Frankie Goes To Hollywood’un ‘Relax’ı, UB40’ın ‘Red Red Wine’ı gibi kült parçaların video klibini çekmiş, başarılı bağımsız filmler çekerken arada Hollywood’un kapısını çalmayı da ihmal etmemiş Rose ile daldan dala bir sinema sohbetindeyiz.




TEMPO: Yönettiğiniz filmler, ağırlıklı olarak bağımsız sinemanın örneklerinden. Bilinçli bir karar mı?

Bernard Rose: Bir hikâye stüdyo filmi olarak da çekilebilir, bağımsız film niteliğinde de. Bu, bütçeye ve stüdyo patronlarının nasıl baktığına bağlı bu durum. Bağımsız filmler de stüdyolardan çıkıyor sonuçta. Benim işim, belli bir bütçe ve projenin şartlarına bağlı olarak, o filmi çekmek. Bir de, 100 milyon dolara bir film çekerken, “Neden 10 milyon dolardan 10 tane film kotarmayalım” gibisinden saçma bir düşünce vardır. Ahmakça! Stüdyo filmlerinde her şey ihtişamlı, kocaman. Maliyetler de öyle... Ama bilet fiyatları aynı. İzleyici, her iki filmi görmek için de aynı parayı veriyor. Stüdyo daha çok insanı çekmek için büyük, ihtişamlı şeyler koyuyor ‘box-office’ filmlerine. İnsanlar da bunu görmek istiyor zaten.

 

T.: Hollywood’un elinde orijinal bir şey kalmayınca, ‘indie’ (bağımsız film) dünyasına saldırdı sanki. Bağımsızların göz bebeği, Sundance Film Festivali mesela... Hollywood, hitlerini artık buradan çıkarır oldu.

B.R.: Sundance, uzun zamandır bu hale gelmiş durumda. Festival, büyük film şirketlerinin işgaline uğradı; Hollywood sisteminin bir parçası oldu artık. Büyük bir yarış var. Bağımsız yapıtları bu işin dışında tutmak lazım. Fakat Hollywood, bu filmleri de yarışın bir parçası haline getirmek arzusunda.

 

T.: Indie’ler de gittikçe stüdyolaşıyorlar mı bir yandan?

B.R.: ‘Little Miss Sunshine’ mesela... Bir stüdyo filminden hiçbir farkı yok. Indie filmler, bütçeleri dışında, promosyonundan hikâyesine kadar, normal bir stüdyo filmi gibi.

 

T: Son zamanlarda beğendiğiniz bağımsız çalışmalar var mı?

B.R.: Borat’ı çok sevdim! Tek kelimeyle şahaneydi.

 

T.: Gerçekten?

B.R.: (Gülüyor) Benimle aynı fikirde değil gibisin. Hakikaten çok parlak ve zekice buldum. Bazı şeyleri düşünmediğimiz, fark etmediğimiz bir biçimde gösterdi. Gayet de komikti.

 

T.: Bir yandan bu ‘bağımsız takılma’ işini propagandaya dönüştürenler de var. Michael Moore gibi...

B.R.: Aynı fikirde olabilirim ya da olmayabilirim, ama sonuç olarak yapılan şey harika! Gücü olan herkes eleştirilmeli. Fakat eğer birini ‘başkarakter’ haline getirip, -iyi ya da kötü- sürekli ondan bahsediyorsanız, sonunda o karakter, birilerinin ‘kahramanı’ olur. Bence amacının aksine Michael, Bush’un kazanmasını sağladı. Reklamın iyisi kötüsü olmaz. ‘Bush’ kelimesini defalarca sarf etti. Pek çok sığ düşünen insanın aklında, bir şekilde bu isim daha kalıcı hale gelmeye başladı.

 

T.: Michael Moore’un Bush’a yaptığının benzerini, bir İngiliz yönetmen çıkıp Blair’e neden yapmadı sizce?

B.R.: Tek bir kişiyi parmakla gösterip, her şeyi onun üzerine kurmayı pek doğru bulmuyorum. Kişisel bir mesele gibi algılanıp, propagandaya dönüşebilir. Ama sistemi eleştiren bir film neden olmasın ki?

 

T.: Amerikan sinemasına nazaran Avrupa sineması daha içine kapanık sanki.

B.R.: Avrupa sinemasının sorunu, herkesin bencil olması. Tek düşündükleri kendi ideolojileri, kendi arzuları. Seyirciyi bile umursadıkları yok. “Benim filmim olmayacaksa, seninki de olmayacak” şeklinde düşünerek, bir savaş halindeler. Hollywood ise daha seyirci odaklı. İzleyiciyi görmezden gelmek bence büyük bir yanlış. İzleyeni olmayan filme film denmez. Biraz da izleyeni düşünerek hareket etmeli. Sinemada ‘snob’ bir duruşun olmaması lazım.

 

T: Türk sinemasını yakından takip etme şansınız oldu mu?

B.R.: Şu sıralar ne yazık ki hayır. Uzun zaman geçmesine rağmen ‘Yol’ filmini hâlâ hatırlarım ama. Çok etkileyici bir filmdi. Ondan beri pek takip edemedim. Neleri izlemeliyim sizce?

 

T.: Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz gibi isimleri mesela...

B.R.: Neden olmasın?

 

T.: Kariyerinizde soft porno filminden korku filmine ve tarihi filmlere kadar bir çeşitlilik hâkim.

B.R.: Benim için hepsi aynı. Hepsine aynı gözle bakıyorum. Bir de hepsinin benzer noktaları var aslında. Hepsi aynı kişiden çıkıyor bir kere!

 

T.: ‘Candyman’ ve ‘Anna Karenina’ çok farklı karakterler gibi duruyor sanki.

B.R.: İkisinin de ortak özellikleri var.

 

T.: Gary Oldman, Sophie Marceau gibi farklı duruşa sahip oyuncularla çalıştınız. Avantaj sağladı mı?

B.R.: Daha fazla ve daha farklı oyuncuyla çalıştıkça, şunu fark ettim: Oyuncu ne kadar tanınmışsa, işiniz o kadar zor. O zaman, film boyunca izleyici sadece oyuncunun gözlerinin içine bakıyor. Geriye kalan hiçbir şeyle ilgilenmiyor. Ne senaryo, ne de çekim...

 

T.: Sinema kariyerinizden önce MTV’ye uygun müzik videoları çekmiştiniz.

B.R.: Klip çekerken çok eğlendim. 1980’ler, müziğiyle, modasıyla inanılmaz keyifli yıllardı. Şimdi popun klasik çağı olarak görülmekte. O zamanlar video klip çekmek büyük keyifti. Benim için müzikle sinema iç içe girmiş durumda. Müziğe büyük tutkum var. Piyano çalarım. Bunun dışında filmlerimde bir hikâyeyi anlatırken müziği ağırlıklı olarak kullanıyorum. Son filmim, ‘The Hreutzer Sonery’in geniş, müzikal bir içeriği var. Aslına bakarsınız, filmlerim benim uzun metrajlı video kliplerim gibi... Bazı sahnelerimde, müzik filmi götürür ve diyaloglar yerine sahneye uygun müzik kullanırım. Emin olun çok daha etkili oluyor.

 

T: Şu anki video klipler ile sizin zamanınızdakiler arasında ne fark var?

B.R.: Video klibi çekmeye başladığımızda, henüz böyle bir endüstri oluşmamıştı. Karşılaştırılacak bir şey, örnek alınması gereken bir çalışma olmadığı için, gayet rahattım. Kafama ne esiyorsa öyle yapardım. Şimdiyse kocaman bir market oluştu. Hatta rap klipleri, pop klipleri gibi alt türleri bile oluşmuş durumda. Tamamen formüllere dayalı artık. Videoların içinde bulunması gereken birtakım şeyler var, o kadar! Biraz yaratıcılıktan yoksun.

 

T.: Bir reklam filmi çekimi için buradasınız. Âdettendir soralım. İstanbul’u nasıl buldunuz?

B.R.: Çok ilginç ve fantastik bir şehir. Medeniyetlerin tam ortasında. Tamamen Avrupai bir görünüme sahip. Reklam filmine gelirsek. Reklamların, sanatsal bir niteliği yok. Tamamen farklı bir platform. Sevdiğim şeyse, reklamların belli bir amacı olması. O da ürün satmak. Çoğu filmin belli bir amacı yoktur mesela.

 

T: Olmalı mıdır peki?

B.R.: Hayır. Çoğu filmin illa bir mesaj bulundurma kaygısı vardır ki sebebini anlamış değilim. Önemli olan sanattır. İki film düşünün ki, senaryosundan platosuna kadar her şeyleri aynı. Ama verdikleri mesaj farklı ise ortaya bambaşka bir film çıkar. Hollywood’un en önemli amaçlarından biri de Amerikan ideolojisini satmaktır. Amerikan arabasından rüyasına, kızına kadar. Ama hiçbir şey beyazperdede göründüğü gibi değil! Bunu unutmayalım.

                                                 ________________________

Ali Tufan KOÇ

Fotoğraf: Haydar ERÇİN

 

(1034 – 27 Eylül 2007)

04.10.07

[ BİZE ULAŞIN | İŞ FIRSATLARI | KÜNYE ]
© Bu site, Doğan Burda Dergi Yayıncılık ve Pazarlama A.Ş. tarafından T.C. yasalarına uygun olarak yayınlanmaktadır.
Sitenin isim ve yayın hakları Doğan Burda Dergi Yayıncılık ve Pazarlama A.Ş.'ye aittir. Sitede yayınlanan yazı, fotoğraf, harita, illüstrasyon ve konuların her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilerek dahi alıntı yapılamaz.