|
Bilgi Üniversitesi’nin Dolapdere Kampusu’nda 6 Kasım
itibariyle Slavoj Zizek’i dinlemek üzere toplandık. O kadar çok insan gelmişti
ki kendisini dinlemeye, Bilgi Üniversitesi ekstra bir salon daha açmış
dinleyicilere. Kalabalıklar içindeki bir kız öğrenci, arkadaşına anlatıyordu ben
girmeye çalışırken içeriye: “Ay çok tatlı, ama bazen öyle seksist konuşuyor ki,
kafasına şemsiyeyi indiresin geliyor. Sonra, ‘Şaka şaka’ deyip bağlıyor olayı.”
Kızcağız haklı. Sonuçta Zizek ‘yamuk’ adamın teki. Yamuk bakmayı becerebilen,
güzel adamlardan birisi.
Konuyu daha iyi
anlamak için ‘Yamuk Bakmak: Popüler Kültürden Lacan'a Giriş’ kitabını okuyunuz.
Ya da kısa yoldan Holbein’in ‘Sefirler’ tablosuna bir de yan yan, yamuktan
bakınız ve yerdeki kafatasını görünüz. Tuvaletler üzerinden politika analizi
yapabilen, Fransız tuvaleti, Alman tuvaleti ve Amerikan tuvaletlerinin
karşılaştırmalı analiziyle sistemleri çözümleyen Zizek, kim bilir bizim alaturka
tuvaletler üzerinden nasıl bir memleket analizi yapardı.
“Kim ola ki bu deli?” der iseniz, tanımayanlar için küçük
bir giriş yapalım: Yeni solun deli dâhisi Zizek, çocukluğunu ve ilk gençlik
yıllarını Tito Yugoslavyası’nda geçirmiş, üniversite yıllarında felsefeye,
özellikle de Alman idealist felsefesi ve Heidegger’e yönelmiş bir düşün insanı.
Felsefe doktorasını aldıktan sonra Fransa’ya giderek psikanaliz eğitimi görüyor
ve ünlü Fransız psikanalist Jacques Lacan’ın öğrencisi Jacques Alain-Miller ile
çalışıyor. Ve sonrasında gelsin kitaplar; popüler kültürden Hıristiyan
felsefesine, psikanalizden Leninizm’e, sinema eleştirisinden gündelik politikaya
yamuk yamuk bakışlar...
Bilgi’nin konferans salonunda, dakika bir gol bir, nasıl
bir kişi olduğunu gösterdi kendisi. Masasının üstüne konulan çiçekleri sevip
sevmediği meselesi üzerine, “Plastik çiçekleri severim, çünkü su istemezler”
cevabını vererek herkesi güldürdü. Ve sonrasında, hep beraber, güleriz ağlanacak
halimize mevzularına geçildi. Meselemiz, “Günümüzde hâlâ anti-kapitalist olmak
mümkün mü?” Zizek pek sevdiği yazarlardan Kafka’dan, “Bürokrasi ölümlülerin
ilahi boyuta yaklaşabildiği en yakın nokta” alıntısıyla girdi mevzuya. Sonra
İtalyan gazeteci arkadaşının yaşadığı bir olayı anlattı. Yazısını okuyan sevgili
editörleri, “Kapitalizm kelimesi yerine başka bir kelime kullanamaz mısın,
mesela ekonomi falan gibi” bir öneri getirmişler İtalyan gazeteciye. Bu da
kapitalizmin gerçek ve total zaferinin, son 20-30 yıldır nasıl da ortadan
kalktığını gösteriyor olsa gerek bizlere.
“Bizi ancak Tanrı kurtarır”
Zizek eşliğinde bugünün soluna bakar isek: İlk olarak
Blair-Schröder gibi yüzler çıkıyor karşımıza. Liberal, demokratik, kapitalist
çerçevenin tam olarak kabulü yüzleri. İnsan yüzlü küresel kapitalizm. İkinci
olarak da, ara alanlarda hareket etmeyi öğrenmiş, direnç politikalarını
benimsemiş, iktidara gelmeyip, iktidarla parazit misali ilişki kuranlar. “Bütün
mücadele boşuna, Heidegger’in dediği gibi: Bizi ancak Tanrı kurtarabilir”ciler
de bir başka biçim. Bir de, mücadelenin geçici olarak boşuna olduğunu kabul
edip, “Henüz hazır değiliz, hazırlanmalıyız da gelmeliyiz”ciler var.
Tüm bunların arasında en güzeli, Zizek’in de dediği gibi,
küresel kapitalizmle mücadelede gerçeklik ilişkimizi değiştirmek. Zizek’in
sempati duyduğu bir başka ‘savaş’ biçimi de Meksika’daki Zapatista hareketi.
Mücadele alanını günlük pratiklere çevirmek, kooperatifler kurmak vs. Böylece
zamanla, kendiliğinden sermaye çökebilir. Ve son seçenek, başarısız ama
kahramanca, klasik Marksist tavrı yeniden kurmaya çalışmak.
Burada Zizek, İtalya’da, 1960'ların ve 70'lerin işçi
hareketine damgasını vurmuş Negri’yi örnek veriyor. Ve ne şaşırtıcı ki, sonuç
itibariyle bunların hiçbirinin kurtuluş olmadığını belirtiyor. Özetle, günümüzde
gerçek bir solcu tavır yok Zizek’e göre. Ve bu da bir travma. Marx’ın dediği
gibi, kapitalizm bir vampir ise şayet, vampirlerin ölmediğini ve tekrar tekrar
dirilebildiklerini unutmamalıyız. Hem de Çin devrimi gibi devrimlere
rağmen.
Sezar’ın hakkı Sezar’a
Günümüz koşuşları içinde her tanım değişmişken; artık
işçiler en yoksullar değilken; fakirler, en çok çalışan, en verimli kişiler
değilken, ne yapmalı, ne etmeli? Öyleyse, gelsin Zizek’ten Venezuela örneği.
Venezuela’da iktidar, petrol gelirlerini yoksullara dağıtıyor. Petrol doğal bir
kaynak bildiğiniz gibi ve Marx der ki: “Doğal kaynaklar bir emek kaynağı değil.”
Böylesi paradoksal durumlarla karşı karşıyayız özetle günümüzde.
Burada yarı şaka, yarı ciddi, ‘Tarihin Sonu’ teorisini
ortaya atan Fukuyama giriyor devreye. Zizek, “Fukuyama, ‘Tarihin Sonu’
dediğinde, insanlar ‘Ne de aptal bir şey bu’ demişlerdi. Ama bana göre de yüzde
95’imiz fiiliyatta Fukuyama’cıyız” diyor. Radikal sol bile artık sermayeyi
sorgulamaz olmuşken hele. “Azınlık hakları, çok kültürlülük dalgaları, cinsel
özgürlükler vs. tamam da, ya sermaye sorgusu nerede?” diye soruyor Zizek
haliyle. Ve hâlâ 30 yıl önceki tartışmaların yapıldığından yakınıyor: Devlet
olsun mu, kapitalizm sonsuza kadar kalacak mı?
Tüm bu klişe soruların ötesinde, bir de gerçekler var. “Son
60 yılda Avrupa’ya bakın mesela” diyor Zizek: “Sezar’ın hakkını Sezar’a
verirsek, hiç bu kadar güvenlik ve refah içinde olmamıştı.” Bu durumda
kapitalizmin doğallaştırılmasını kabul mü edeceğiz? Evet, ama hangi koşullarda?
Burada da dört mevzu var önemli olan.
Kanada plajında evin hazır mı?
Birincisi ekoloji. Bir kere sistem, bir kriz yaşandığında,
krizden yararlanarak kendisini yenilemeyi başarıyor. Burada devreye komik Zizek
giriyor ve ABD’de olası bir küresel felaket karşısında gerekli hazırlıkların
yapıldığını anlatıyor. Hatta “Kuzey Kanada plaj olacak” diye şimdiden, 50 yıl
sonraki güzel plaj evleri için emlak satışı başlamış. Özetle, kapitalizm dediğin
her türlü felakete hemen uyum sağlar. İkinci mevzu, özel mülkiyet hakları, fikri
mülkiyet hakları.
Peki bunları nasıl koruyacağız? Mesela biyo-genetik,
genlerimizin copyright’ını aldı bile. Napster gibi sitelerden, ortak paylaşımla
ulaşabiliyoruz bedava Metallica’ya bile. Mülkiyet nosyonu, yolunu şaşırdı
özetle. Bu piyasayı, EKG’ye benzeterek, durumu bir kalp krizi olarak tanımlıyor
Zizek. Üçüncü önemli mevzumuz yeni tekno-bilimsel gelişmelerin etkileri.
Biyo-genetik deneylerle insan doğasını bile değiştirebiliyorsak... Ve son olarak
yeni kodlar. 11 Eylül’le birlikte örülen duvarlar. Berlin Duvarı’nın
yıkılmasıyla birlikte, yıkılan duvarlara karşı oluşturulan İsrail-Filistin,
Amerika-Meksika duvarları.
Doğu Berlin
haritalarında beyaz nokta olarak görülen Batı Berlin’den bahsedip, gözlerimizi
bütün beyaz noktalara, gecekondulara çeviriyor Zizek sonra. Bu dünyada yegâne
hür kişiler, Zizek’e göre gecekondularda yaşayanlar. İşte yapmamız gereken, bu
kesimi organize ve disipline etmek. Tıpkı Chavez’in yaptığı gibi. Zizek’e göre,
Chavez’in en büyük başarısı, gecekondudakileri mobilize ederek, oradaki
insanları siyasi sürecin içine sokması. Fransız Devrimi ve eski Yunan’a bakar
isek, belki de yapılması gereken, eski Yunan’daki gibi, “Biz köleler olarak
aristokratların haklarını değil, her şeyi istiyoruz” demek.
Yalan yalan yalan!
Dışarıdakini içeride kılmak meselesini konuşurken, Brigitte
Bardot’ya geliyoruz. Zizek’e göre kendisi, bir yandan fanatik bir yeşilken, bir
yandan da kurban kesen Cezayirlilerin Fransa’yı kirlettiğini iddia eden bir
‘duyarlı’ kişi. Sonuç itibariyle Bill Gates’in en yüce hümanistlerden olduğu,
Rupert Murdoch’ın acayip çevreci olduğu bir dünyada yaşamaktayız. Yalanı bırakıp
‘gerçek’e bakmalıyız. Gerçek demişken, Zizek’in konuşması sırasında insanları en
çok güldüren örneklerden biri de 11 Eylül’de Dünya Ticaret Merkezi’ne çarpan
uçakta insanların ölmeden önce sevdiklerine çektikleri mesajlar.
Hepsi, o insanları ne kadar sevdikleri üzerine. Oysa Zizek
olsaydı orada, karısına ne kadar bir bela olduğunu, kendisinden boşanacağını
söylerdi. “Dürüst ol ciğerimi ye” mantığıyla hareket edilse, insanlar ahlakçı
ahlakçı gezinmese, klişelerden kurtarılsa beyinler...
Evrenselliği savunanların dayanışması için de güzel günler
göreceğiz belki de. Sonuç itibariyle Zizek de bilmiyor ki, keza finalde de
söylediği gibi; kendisi iyi bir sorun görücü, çözücü değil...
________________________
Berrin KARAKAŞ
(1040 – 8 Kasım 2007)
|