|
Sisin içinde
dünya, sualtına benzer. Nefesinizi yeteri kadar tutabilirseniz, çok yakında
yüzeye çıkacağınızı düşünürsünüz. Kurtulacağınızı. Ama bazen içine atladığınız o
berrak su, bir bataklığa dönüşür. Çırpındıkça, sizden önce buraya düşen ölülerin
kollarına dokunursunuz. Kâbus yeni başlıyordur. Yüzeye çıkmak o kadar kolay
olmayacaktır.
‘On Üçüncü
Hikâye’yi okurken de aynı duyguyu hissediyorsunuz; sisli ve sırlarla örülmüş bir
anlatımı var. Bir şekilde, baktığınızda güzel bir kız gördüğünüz, kâğıdın
tersini çevirdiğinizde ise o güzel kızın çürümüş bir iskelete dönüştüğü tekinsiz
resimleri andırıyor. İçi içe geçmiş iki hikâyenin anlatıldığı romanda, gerçek
orada, derinde duruyor ve tek yapmanız gereken dikkatlice ayrıntılara bakıp onu
görmek.
Hikâyelerden
birinde inzivaya çekilmiş ünlü kadın yazar Vida Winter ve yaşam öyküsünü
yazmasını istediği genç bir kadın, Margareth var. Margareth yaşamının çoğunu
kütüphanede, arşivler arasında geçiriyor ve ölmüş ünlü insanların
biyografilerini yazıyor. Bu yüzden daha çok ölülerle yaşamış. Yaşayanlarsa
doğrusu biraz sinirini bozuyor. Margareth’ın herkesten sakladığı bir de sırrı
var. Doğum sonrasında ikizini kaybetmiş ve yarısı ölü bir insan olarak görüyor
kendini. Doğum günü bir anlamda ölüm günü de. Bir yanı ölülerin arasında yaşıyor
ve yansımalarında kardeşinin hayaletini görüyor.
Margareth
başta Vida Winter’ın kendisine gerçekleri söyleyeceğine inanmıyor. Çünkü yaşlı
kadın bugüne kadar verdiği röportajlarda hep uydurma hayat öyküleri anlatmış.
Ama onun asıl gizemi ‘Değişim ve Umutsuzluk Öyküleri Üzerine On Üç Hikâye’ adlı
ilk kitabının başlığında gizli. Kitapta on üç hikâye yerine sadece on iki tane
var. İşte, Vida Winter efsanesi de bu açıklanamayan yanlışlıkla başlamış.
Gerçeğe açılan o tekinsiz boşlukla: On
üçüncü hikâyenin gizemi ne? Bazı kültürlerde insanların isimlerinin gizemli
güçleri vardır. Bunu, ismin sahibi ve birkaç yakını dışında kimse bilmez. Ama
isim bulunursa ya da herhangi biri seslenirse; bu, tehlikeyi çağırmak olur. On
üçüncü hikâye aynı o isimler gibi. Margareth, yaşlı kadının karşısına oturup
hikâyeyi dinlemeye başladığında, onun hayaletlerini de çağırmaya başladığını
fark ediyor.
Vida Winter
gerçek adının Adeline March olduğunu söyleyerek, kitaba yayılan yaşam öyküsünü
anlatmaya başlıyor. Her şey Angelfield Malikânesi’nde başlıyor; Isabelle ve
Charlie adında, birbirlerine tuhaf bir tutku besleyen iki kardeş ve Isabelle’in
ikiz kızları zalim Adeline ve iyi huylu Emmeline ile. İkizler, çevrelerindeki
dünyada kendilerinden başka canlı olmadığını sanıyorlar. Hep bir aradalar. Hep
iki kişiler. Sanki birbirlerini sadece kendilerinin var olduğuna inandırmışlar.
Vida Winter, ikizlerden bahsederken bazen ‘onlar’, bazen ‘biz’ diyor. Aklı karıştığındaysa, ‘ben’ deyiveriyor bir anda. Kitabın
yarısından itibaren de böyle devam ediyor. Bu oldukça büyük ipucunu kaçırmanız
mümkün değil.
Ve bir de
ortalarda dolaşan, arada bir kendini gösterip geri çeken küçük bir hayalet var.
Kilitli kapıları açıyor, aynalardan yansıyor, kitapları odalardan odalara, kitap
ayraçlarını sayfalardan sayfalara taşıyor. Bu hayalet evin sırrı oluyor,
kelimeler de onun kemikleri. Çünkü bu küçük hayaletin bir hikâyesi var: On
üçüncü hikâye. Vida Winter, hikâyesini anlattıkça sisin ardındaki hayalet bir
adım öne çıkıyor; aynadaki yansıma vücuda bürünüyor. Ve her şey bir rüzgârla
sakinleşip sonuca ulaşıyor.
Austen,
Bronte, Dickens romanlarına atıflarda bulunan ‘On Üçüncü Hikâye’ uzun zamandır
özlemini çektiğimiz duygusallıkta, esrarengiz bir öykü anlatıyor. Klasik
gotikten hoşlanıyorsanız, bu roman uzun zamandır beklediğiniz şey.
On Üçüncü
Hikâye
Diane Setterfield
Altın
Kitap
400
sayfa
20
YTL
|