|
Coelho,
bayrağını çoktan diktiği alana; tinsel arayışın cömert topraklarına geri
dönüyor. “Kitabımın, dişi enerjinin hem erkeğin hem kadının içinde dirilişi
etrafında döndüğünü söyleyebilirim. Bu iki enerji de gerekli; hem şefkatli hem
acımasız olmalıyız. Bazen taşı kıran kılıç değil, suyun sabrıdır” diyen yazar,
doğaüstü güçlere sahip Athena’nın içsel yolculuklarını öykülüyor. Aslında,
öyküleyen tam olarak kendisi değil.
Kim olduğunu
ancak kitabın sonunda öğrenebileceğimiz ana anlatıcının, kahramanımız Athena’yı
tanıyanlarla -onu evlat edinen annesi, eski eşi, bir ara çalıştığı bankanın
müdürü, mürşidi- yaptığı röportajlar kitabın bel kemiğini oluşturuyor. Yazar, bu
geri dönüşlere dayalı tanıklıkları kullanarak, okuyucuyu Athena’nın bir günahkâr
mı, yoksa azize mi olduğuna karar vermekte özgür bırakmaya
çalışıyor.
Tanrıçalara inanırım
Anlatıcılar
yoluyla Athena’nın Transilvanya’da yaşayan Romen bir Çingene’nin gayri meşru
kızı olduğunu, daha bebekken annesi tarafından yetimhaneye bırakıldığını
öğreniyoruz. Lübnanlı, ABD Başkanı’nı evine konuk edebilecek kadar zengin ve söz
sahibi bir aile tarafından evlat edinilen Athena’nın, geleceği sezmek gibi özel
güçleri olduğunun henüz âdet görmemiş bir kızken fark edilişine, 19 yaşındayken,
Londra’da kolejde tanıştığı bir gençle yaptığı kısa süren evliliğine, oğlu
Viorel’in doğumuna ve hattatlıktan, Dubai’de emlakçılık yapmaya kadar çeşitli
işlerde çalıştığına tanıklık ediyoruz.
Kitabın ikinci
yarısı, Athena’nın doğduğu günden beri içinde var olan güçlerin peşinden
gidişine ve köklerini arayışına odaklanıyor. Elbette yine değişik anlatıcılar
tarafından aktarılıyor bu yolculuk. Coelho’nun
bu çeşit bir anlatım dili seçmesinin sebebi, aynı olayları, herkesin ancak kendi
tarihinin şekillendirdiği biçimlerde algılayabileceğini
vurgulamak.
Anlatılardan,
Athena’nın onu tanıyan çoğu insan için yalnızca bir muamma olduğunu değil,
herkesin bambaşka Athena’lar tanıdığını, hatta belki sadece kendi yarattıkları
bir Athena’yı bildiklerini öğreniyoruz. Kitap, insanın kendini ancak
başkalarının onu nasıl algıladığını öğrenerek tanıyabileceğini söylüyor. Burada
okuyucu kendisine dönüyor. Arkadaşlarımı, dostlarımı, annemi gerçekten tanıyor
muyum? Daha ciddi olanı; kendimi tanıyor olabilir miyim? “Tüm kitaplarımda
‘değişim’i işliyorum. Eğer siz değişmezseniz, dünya sizi değiştirecektir.
Kimsenin, hiçbir şeyin değişmesini istemeyen bir sistemin içindeyiz” diyen
Coelho, Athena gibi kadınlar sayesinde sistemin evrileceğine inanıyor.
Mesele şu ki;
Athena her ne arıyorsa bunu bir cadı gibi değil, insan gibi arıyor. Boşlukları,
hayatındaki sessizlikleri doldurdukça, daha da tatminsiz bir hale geliyor...
“Dünya bu tatminsizlik sebebiyle dönmeye davam ediyor. Çocukları düşünün; onlar
yaşamın özüne bizden daha yakındırlar. Ama onlar da asla tatmin olmazlar. Ben
hepimizin içinde dış dünyayı devamlı merak eden bu çocuğun olduğuna inanıyorum.”
Athena, sessizliği ve boşluğu hoş karşılamayı öğrendiğinde, yeniden harekete
geçecek gücü buluyor kendinde. Bir yol
göstericiye; kimileri için bir azizeye, kimileri içinse bir günahkâra dönüşüyor.
Aynı anda hem korkulan hem saygı duyulan bir kadına.
“Benim içimde
de boş alanlar var. Hangimizin yok ki. Problem boşlukların var olması değil.
Bizim onların varlığını kabul etmemizle ilgili. Toplum, bizim şeffaf olmamızı
istiyor. Tehlikeli olan da bu zaten. Bazı şeylerin kavranamayacağını kabul edip,
boşluklara ve var olan gizeme saygı duymak lazım” diyor yazar. Tıpkı Athena’nın
önce kabul etmeyi, sonra saygı duymayı öğreneceği
gibi.
İşaretler Tanrı’nın
dilidir
Coelho,
kitabına son noktayı koyduğunda tarih 25 Şubat 2006’yı, saat 19:47’yi
gösteriyormuş. Yazar 1947 doğumlu olduğu için, kitabın tam 19:47’de bitmesinden
etkilenip, kitabın sonuna saati not düşmek istemiş. “İşaretlerin beni
yönlendirmesine izin veriyorum. İşaretler Tanrı’nın dilidir ve sizi gitmeniz
gereken yere götürürler. Bu, yaşarken geliştirdiğiniz kişisel bir dildir” diyor
yazar. Ancak Coelho’nun bu kitapta kullandığı dil, ruha adanmış bir hayatın mest
edici güzelliklerini yakalayamıyor. Athena, rengârenk bir cadı olarak
algılanabilecekken, kendisinden başka bir şeye konsantre olma güçlüğü çeken bir
kadın gibi portre edilmiş. Veya ondan bir adım fazlası diyelim. Coelho’nun ‘Portobello Cadısı’nda basmakalıp bir tinselliği
yeniden ısıtıp okurlarına sunduğu, bu kitabın kalabalıkların beğenilerinden
şüphe edenlere göre olmadığı söylenebilir.
|