|
|
John Milius
|
|
|
Coen kardeşlerin şahane filmi ‘Big Lebowski’yi hatırlıyor musunuz? Orada
bir Walter vardı; incelikten nasiplenememiş, barbar ama yine de gıpta edilecek
bir karakter. Öyle bir adam ki ağzına geleni söylüyor, aklına geleni yapıyor,
hem de hemen. Coen kardeşler, Walter’ı, yakın dostları John Milius’tan
esinlenerek yazmışlar. Yani ne denir bilemiyorum; hık demiş burnundan düşmüş
Milius Walter’ın. Ya da tam tersi...
‘Kıyamet’in (Apocalypse Now) senaristi, ‘Barbar Conan’ın yönetmeni
Milius, Bahçeşehir Üniversitesi’nin davetlisi olarak İstanbul’daydı. Milius,
MEDAM’ın (Medeniyet Araştırmaları Merkezi) ilk belgesel projesi olan ve Prof.
Dr. Bekir Karlığa tarafından yazılan ‘Batı'ya Doğru Akan Nehir’ projesinin
süpervizörü olacak.
Tempo: Bu proje ilginizi neden
çekti?
John Milius: Oldum olası tarihe meraklıyım. Medeniyet
araştırmaları, tarihin önemli bir parçası. 'Batı'ya Doğru Akan Nehir', bu
anlamda bir şeyler yapabilmenin yanı sıra, bu alanda iyi niyetli ve fikirsel
düzeyde bir çalışma olacağı için ilgilendim.
T.: Ortada senaryo yok. Ya iyi bir senaryo
gelmezse?
J.M.: Her şey
o kadar zor ki... Elimizden geleni yapacağız. Biz ne yapmak istediğimizi
biliyoruz, önemli olan da bu.
T.: Yapmak istediğiniz tam olarak
nedir?
J.M.:
Politikanın ötesinde, medeniyetin ruhuyla ilgili bir şey yapmak istiyoruz.
Savaşlar hep
oldu ve olacak. Biz bu belgesel TV dizisi ile diyeceğiz ki: “Tamam savaşın. İlle
de savaşmak istiyorsanız, bari kiminle savaştığınızı bilin.”
T.: Bir röportajınızda, “Beni, Batı medeniyetleri için bir tehlike
olarak görüyorlar” demişsiniz. Neden
böyle?
J.M.: Aslında
sözünü ettiğiniz cümle bir şakaydı; ama bir yerde de doğru. Ben barbar bir
adamım biraz. O yüzden, bu projede yer almamı da son derece ironik buluyorum.
T.: Bir gazetede, koyu bir milliyetçi olduğunuz, bireysel
silahlanmayı desteklediğiniz yazıyordu. Öyleyse bu durum belgesele nasıl
yansıyacak?
J.M.: Ben
herkes kadar milliyetçiyim. Hem milliyetçiyim hem kendimi reenkarne olmuş bir
Romalı olarak görüyorum. Milliyetçi olmam diğer kültürlere ilgi duymamı
engellemiyor. Özellikle film yapımcıları arasındaki konumuma baktığımda, kendimi
bir üçüncü dünya ülkesi olarak görüyorum. A listesinde yer almadığım kesin.
Ayrıca gerçekten öyle olsaydım, Osmanlı İmparatorluğu hakkında bir şeyler bilir
miydim? Hillary Clinton veya Obama’ya sorun bakalım. Osmanlı hakkında bir şey
biliyorlar mı?
T.: Siz nasıl bilirsiniz
Osmanlı’yı?
J.M.: O dönem
için bir istikrar unsuru olduğunu düşünüyorum.
“Korkuya
inanmıyorum”
T.: Hollywood’dan neden nefret ediyorsunuz? (Ediyor
musunuz?)
J.M.:
(Kahkaha) Evet, çok. Çivisi çıkmış bir yer olduğunu düşünüyorum. Kötü bir lise
gibi. Son derece düşük değerlere sahip. Popüler olana değer veren bir sisteme
dönüştü. Beni, asla Hollywood’u savunurken göremezsiniz. Her zaman ona karşı
savaşacağım.
T.: Hollywood da sizden pek hazzetmiyor bildiğim kadarıyla.
Neden?
J.M.: Oraya
uymuyorum işte. Zaten hiç sosyal bir adam değilim. Onların oyunlarını
oynamadığım, asla da oynamayacağımı bildikleri için sevmiyorlar beni.
T.: Ne çeşit bir oyun oynamak lazım orada sevilmek
için?
J.M.: Uzlaşma
içinde olman lazım. Gücün onların elinde olduğunu kabul etmen ve ölesiye korkman
gerekiyor. Sanki kaderin onların iki dudağının arasındaymış gibi. Ben korkuya
inanmıyorum.
T.: Şu meşhur Hollywood yıldızları için de durum böyle
mi?
J.M.:
Hollywood’da yıldız falan yok. Lisede popüler olmak gibi bir şey onlarınki.
Değerli işleri olanlar değil, şu veya bu sebepten popüler olmuş insanları,
halkın seksi bulduklarını en iyi yapımlarda oynatıyorlar.
T.: Hollywood’a ilk adım attığınız dönemde de böyle
miydi?
J.M.: Eskiden
yıldız yaratırdı stüdyolar. Şimdi uğraşmıyorlar. Ben epey ‘asi’ bir karakter
olmama rağmen, işime saygı duyduklarından, bana da değer verirlerdi. Çok daha
özgürdüm. Hollywood, ABD’nin geri kalanından farklı bir tavır takınır hep.
Yabancı yapımları baskılar. Neyse ki artık etkisi bitiyor. Ölüyor.
T.: Peki alternatifi de doğuyor
mu?
J.M.: Bağımsız
sinema. Dünya sineması. Zaten asla yazmıyorum Hollywood için. Uluslararası
yapımlarda çok daha özgür oluyor insan.
T.: Senaristlerin grevi bitti. Sonuçtan memnun
musunuz?
J.M.: Hayır. O
aptal Oscar törenlerini mutlaka iptal ettirmeliydiler. Oscar, Hollywood’un
mezuniyet gecesi gibi. Gerçekten nefret ediyorum. Bu grevden çıkacak en şahane
sonuç, stüdyoların yerle bir edilmesi olurdu. Bir an evvel talan edilmeli
Hollywood.
T.: Siz gerçekten de Big Lebowski’nin kankası Walter kadar
‘vahşisiniz’. Oscar’ı, Coen kardeşlerin almasına sevindiniz
herhalde.
J.M.: Çok
sevindim. Benziyoruz değil mi. Coen kardeşler, ‘Barton Fink’teki yayınevi
patronunu –biliyorsunuz, o da benim gibi kaba, barbar ruhlu bir adamdı-
canlandırmamı istemişlerdi. “Yapamam, donar kalırım. Siz kendinize bir oyuncu
bulun” dedim. Onlar da buldu; zaten Michael Lerner, Oscar’a aday oldu o rolle.
Sonra, “Madem sen oynamıyorsun, biz de seni yazarız” dediler. Ve Walter doğdu.
Evet, çok başarılılar bu konuda. Hayattan, zamandan daha büyük karakterler
yaratabiliyorlar.
“Bush’tan asla
hoşlanmadım”
T.: Daha önce İstanbul’a keşif için geldiğinizi okudum. Ne
keşfiydi bu?
J.M.: Buraya,
kafamızda birçok farklı projeyle gelmiştik ama asıl amacımız, ‘Roma’ dizisini
(CNBC-e’de yayımlanan ‘Rome’) burada çekip çekemeyeceğimizi görmekti. Eğer bir
gün Roma hakkında bir film yapacak olursak, kesinlikle burada çekeceğiz.
T.: Diziyi neden burada çekmediniz o
halde?
J.M.: HBO!
Sağolsunlar, burada rahat çalışamayacaklarını düşündüler. İngiltere’nin o
karanlık havasında çalışmak daha rahat, daha münasip geldi onlara.
T.: Türk sineması hakkında bir fikriniz var
mı?
J.M.: Genç ve
sağlıklı olduğunu söyleyebilirim. Ama hiç hatırlamıyorum bir Türk filmi
izlediğimi. Bunun sebeplerinden biri, dağıtımın iyi olmaması. Diğer sebep de
Hollywood’un yabancı filmlere kendisini kapatmış olması. Fakat ben yabancı
filmleri izleyerek büyüdüm. Özellikle Japon sineması. Kurosawa, izlemekten en
keyif aldığım yönetmen. Ama Japon sineması da artık tamamen animasyona kaydı ki,
animasyondan hoşlanmıyorum. Gerçek, kanlı canlı bir şeyler görmek
heyecanlandırıyor beni. Yerel filmleri destekleyen biriyim. Sinemanın
teknolojiye bunca bağımlı olmasını eleştirmekle beraber, internetle o filmlere
ulaşma olasılığımız artacak.
T.: Türkiye hakkında bir film seyretmişsinizdir ama, şu meşhur
‘Midnight Express’i mesela.
J.M.: Ah!
Evet. Onu seyrettim. Neden, bizim de öyle bir şey yapacağımızdan mı endişe
ediyorsunuz?
T.: Sanmıyorum. Ama bu filmin etkisinden hâlâ kurtulamamış olmamız
tuhaf…
J.M.:
Kesinlikle. O film çok tehlikeliydi. Ama öyle olmayabilir veya etkisi uzun
yıllar boyunca sürmeyebilirdi. Sizin bunun tam tersini gösterecek bir film
yapmanız halinde olabilirdi bu ancak. Şunu itiraf etmek lazım ki bugün dünya
Türkiye’nin nasıl bir yer olduğunu hâlâ tam olarak bilmiyor.
T.: Hem animasyon filmler hem de Hollywood hakkındaki
düşünceleriniz, nostaljik biri olduğunuz hissini uyandırdı
bende.
J.M.:
Sanmıyorum. Filmleri seyrediyorsunuz işte, her şey ortada. Berbatlar. Ama ben
Amerika’ya inanıyorum hâlâ. Kim bilir belki bir kahraman çıkar ve Amerika
toparlar kendisini. Bu sahtelikten kurtulur. Galiba gelmiş geçmiş en şahane
başkan Eisenhower’dı. İyi bir insan mıydı bilmiyorum ama Amerika onun zamanında
iyiydi.
T.: Bay Bush?
J.M.: Ondan hiçbir
zaman hoşlanmadım. Benim adamım Theodore Roosevelt’tir.
|