|
Karanlığı lanetlemeden önce bir mum yakalım. Çünkü uğruna ağlanacak çok
şey var. Korumak istedikleri kitaplarla beraber yakılan, yıkılan kütüphanelerden
ayrılmak istemedikleri için diri diri gömülen, fikirleri yüzünden hayatları
boyunca hapislerde çürüyen insanlar, bir zamanlar sevgiyle yoğrulmuş tanrı
heykelciklerinin küfredercesine tahrip edilmiş yüzleri, zafer naraları eşliğinde
yerle bir edilen bir Buda heykeli...
Ayaklarımızın altında, İskenderiye Kütüphanesi’nden beri bilginin tahrip
edildiği bir tarih uzanıyor. Ve ‘Marifetler’ serisinin ikinci kitabı ‘Sesler’de,
Ursula K. Le Guin, bize evimizi neyin üzerine inşa ettiğimizi öğrenmemiz
gerektiğini hatırlatıyor. Son olarak Bağdat Müzesi’nde yaşanan acımasız talan
gibi, gün gelecek belki hepimiz için ışıklar sönecek ve hayatta kalmak için
etrafımızı sarmalayan karanlığı tanımamız gerekecek. Bu da ancak yürekteki
tanrının taşlardaki ve kelimelerdeki tanrıyı tanımasıyla mümkün olabilir.
Kitapta anlatılan Ansul şehrinin hikâyesi, her şeyden önce kitaplardan
konuşan ve taşlarda oturan binlerce tanrıyla ilgili. Şehrin sokaklarında,
binalarının önünde, kavşaklarında insanların dua edebileceği minik adak yerleri
var. Bazı tapınaklar, ağaçlarda asılı ve kuşlara ev sahipliği yapıyor. Ayrıca
evlerin, hatta odaların içinde, oranın ruhu için oyulmuş nişler var.
Ansul halkı, dua etmek için tapınaklara girmiyor. Onlar zaten binlerce
tanrı ve ruhla koyun koyuna, kalabalık bir tapınakta yaşıyorlar. Burayı
hayvanlarla, bitkilerle paylaşıyorlar. Fakat bin tanrılı Ansul şehri, 17 yıl
önce çölden gelen tek tanrılı Ald kuvvetleri tarafından işgal edilmiş.
Yeryüzünde şeytanın dolaştığına inanan Aldlar, okumayı bilmedikleri için
kitapların iblisler ve şeytani ruhlarla dolu olduğuna, Ansul şehrinin
kütüphanelerinde de kötülüğün biriktirildiğine inanıyorlar. Bakamadıkları yere
sırtlarını da dönemedikleri için, zorla ele geçirmişler şehri.
Aslında bu, biraz da onların tekliğe inançlarından kaynaklanıyor: Tek bir
tanrı ya da tek bir kral. Sabit bir fikirle hareket edebiliyor ve dünyalarını
düşmanlarla doldurmaya devam edebiliyorlar. Ansul halkıysa, kalabalıkları tercih
ediyor, kendi topraklarında tanrıları ve ruhlarıyla barış içinde yaşıyor.
Aldlar, Ansul’u ‘doğru yola sokmak’ için bilgilerini yok edip onları
cehaletin karanlığına hapsediyorlar. Fakat bilgiyi koruyan ve içine girdikleri
karanlıktaki sesleri duymayı başaran insanlar var. Bunlardan biri de bir işgal
çocuğu olan (annesi Ald askerleri tarafından tecavüze uğrayıp hamile kalmış) 17
yaşındaki Seferbeyi.
“Korkmanı gerektirecek bir şey yok Memer” diyor Seferbeyi ve hepimiz
duyalım diye ekliyor: “Bazıları korkabilir, ama sen korkma.” ‘Sesler’, bize
korkunun sessizliği, sessizliğin de korkuyu doğurduğunu anlatıyor; korktuğumuzun
başkalarının karanlığı olduğunu. Bütün sorun, ötekilerin bildiklerini
bilmediğimiz için, onlara delirmişler gibi bakmamızdan kaynaklanıyor. Fakat
unutmamak gerekir ki, gökyüzünde tüm yıldızları ve tanrıları barındıracak kadar
büyük bir karanlık var. Ve hepimiz aynı göğün altındayız.
|