|
Tempo olarak her hafta bir engelli vatandaşın
yaşam mücadelesine yer vereceğiz. Bu hafta ise çok uzun zamandır evden çıkamayan
ve özellikle deniz hasretiyle yaşayan 25 yaşındaki fiziksel engelli Barış’ın
sesini duyurmaya çalıştık. Röportajdan sonra deniz kenarında yaptığımız
gezintimiz sırasında Barış’ın gözündeki mutluluk görülmeye
değerdi.
--------------------- ● -----------------------
Hava öylesine
soğuk ki, sahildeki birkaç kişi bir an önce ‘kapalı bir mekâna’ kaçmak
telaşında. Onca soğuğa rağmen, o gün kendine kapalı bir yer aramayan tek kişi
Barış. Çünkü o, yıllardır dört duvar arasında yaşıyor. Ve hayatında ilk kez,
bizimle birlikte ‘denizle tanışıyor’... Bu kampanya olmasaydı belki Barış denizi
hiç görmeyecekti. “Engelleri kaldıralım” dedik ve Barış’la şimdi
sahildeyiz.
Barış, 25
yaşında. Doğum sırasında doktorun yaptığı bir hata yüzünden beynine oksijen
gitmemiş ve tekerlekli sandalyeye bağımlı bir şekilde yaşamak zorunda
bırakılmış. Hem zihinsel hem bedensel engelli olan Barış, tıpkı diğer engelliler
gibi hayatın içinde yer almaya hasret. Kırk yılda bir, onu güçlükle sırtında
taşıyan annesi sayesinde sokağa çıkan Barış, özellikle de deniz özlemiyle
yaşıyor dört duvar arasında. Bu nedenle röportajımızı yaptıktan sonra, onu
‘kucakladığımız’ gibi deniz kenarında keyif yapmaya gidiyoruz.
Annesi Hatice
Hanım, Barış’ın isteklerinin farkında, ancak elinden bir şey gelmiyor. Oğluyla
birlikte toplum içinde verdikleri mücadeleyi anlatırken zaman zaman gözleri
doluyor: “Yetkililer sadece konuşuyor. Engelliler için yaptıkları hiçbir şey
yok. Yıllardır engelliler için özel otobüslerin var olduğunu söylüyorlar. Ancak
biz ortada otobüs falan görmüyoruz. İnsanlar çok duyarsız. ‘Ben de engelli
olabilirim’ demeleri lazım insanların. Bazen otobüslerde ‘Kaldırsana şu çocuğu’
diyenler bile oluyor. Bazıları ise çok acıyarak yaklaşıyor. İnsanların
tepkilerini eskiden kabullenmiyordum. Çok üzülüyordum. Ağlıyordum. Şimdi hiç
etkilenmiyorum. İnsanların normal davranmalarını istiyorum. Acımalarını
istemiyorum. Yardımcı olmalarını istiyorum. Yardımcı olmuyorlarsa da
konuşmasınlar, karışmasınlar...”
Her şeye
rağmen, Barış hayata pozitif bakıyor. Yaşamını hep evin içinde geçirmek zorunda
olsa da, kendini oyalayacak bir şeyler buluyor. Müzik dinlemeye bayılıyor,
dizileri ise hiç kaçırmıyor. En sevdiği şarkıcı İbrahim Tatlıses ve Tarkan, hiç
kaçırmadığı dizi ise ‘Aliye’.
Hatice Hanım,
özellikle ulaşım konusunda dertli: “Bir gün Barış’la birlikte hastaneye gitmek
için metroya bindik. Çok güzel asansör yapmışlar. Ancak indiğimiz durakta yukarı
çıkamadık, yerin altında kaldık, çünkü asansör yoktu. Söylene söylene, büyük bir
zahmetle merdivenleri çıktık.” Barış ve annesi Hatice Hanım’a göre Türkiye,
engelli insanlar için yaşanacak bir ülke değil.
Sokaklar engellerle
dolu. Tuvalet yok, asansör yok, kaldırım yok, otobüs yok, taksi yok, yok yok
yok... Hatice Hanım, Barış’la bir yere gittiğinde, o ağır çocuğu sırtında
taşıyor. “Barış bana ağır gelmiyor” diyor gülerek. “Aksine, Barış’sız bir yere
gittiğimde bir eksiklik hissediyorum...” “Peki ya size bir şey olursa? Barış’a
kim bakacak?” sorusuna ise Hatice Hanım, “İşte o zaman, o da biter” diye cevap
veriyor ağlayarak... Devletin engellilere üç ayda bir verdiği 170 YTL’ye ise
‘güvence’ gözüyle bakamıyor nedense...
Ramazan Baş---------
Omurilik Felçlileri Derneği
Başkanı
“Fizik tedavi bölümüne bile daha yeni rampa
yapıldı''
1998
yılından beri engellilerin sıkıntılarına dikkat çekmek için çabalayan Omurilik
Felçlileri Derneği yetkilileri, toplumun ‘engelliyi’ tanımadığını söylüyor.
Engellilerin çektikleri sıkıntılarla ilgili sorularımızı yanıtlayan Omurilik
Felçlileri Derneği Başkanı Ramazan Baş, “Türkiye’de engelli olmak nasıl bir
şey?” sorusuna, “Türkiye’de insanlar her anlamda engelli. Özürlü insanların
engelliliği ise bir felaket” şeklinde cevap veriyor. Sağlık, eğitim, fiziksel
çevre, kamuyla iletişim, sosyalleşme gibi her konuda yıllardır engellerle
mücadele ettiklerini anlatan Baş, sözlerini şöyle sürdürüyor: “19 yaşında, sığ
suya balıklama atlama sonucu omurilik felci geçirdim. Ve 1983 yılından bu yana
hayatım hep engelleri aşmakla geçti. Toplum özürlüyü tanımıyor bu ülkede. Onu
tanıması için, özürlüyle paylaşması lazım. Ama toplumda, özürlü ve sağlıklı
insan arasında bir köprü oluşturulması için gerekli olan imkânları sağlamamışız.
Kanunlar çıkmış, ama bunlar hep ihmal edilmiş. Ben burada suçu sadece
yetkililerde de görmüyorum. Türkiye’de birey, haklarını almak için öncelikle
haklarını öğrenmiyor ve hakkını almak için girişimde bulunmuyor. Sivil toplum
örgütü adı altında birtakım yerler kurulmuş, ama bunlar bile hiçbir girişimde
bulunmamış bugüne kadar. 1998 yılında derneğimizi kurarken, sorunları iyi
biliyorduk; çünkü bu sorunları yaşıyorduk. Çözümleri de biliyorduk.
Üniversitelerle çalıştık. Şu an zaten İstanbul Üniversitesi Özürlüler Araştırma
Merkezi’nin danışma kurulundayız. Birçok yerel yönetim yöneticisiyle bir araya
geldik. Bazıları yatırımlarını şova ve gösterişe yönelik kurmuşlar, bazıları da
iyi niyetli ama bilgisiz. Bu nedenle yasa uygulayıcılarıyla iyi bir işbirliği,
iyi bir diyalog içinde olmamız gerekiyor...”
Engellilerle ilgili kanunda pek çok eksiklik olduğundan söz eden Baş,
yetkililere getirdikleri önerilerinin sadece birkaçının dikkate alındığına
değiniyor: “Örneğin omurilik hasarı olan bir vatandaş, acil ameliyat olması
gerekiyor, ama kanuna göre, bir evi var diye Yeşil Kart’tan yararlanamıyor.
Hiçbir sosyal güvence verilmiyor ona. Kendisi de karşılayamıyor masrafları. Oysa
evi babasından kalmış, satsa sokakta kalacak, işi de yok. Ama kanun, ‘Evi varsa
sosyal güvence vermem’ diye bir madde koymuş. Yedi yıl içinde, ülkede her şeyin
engellilere uygun hale getirileceğinden söz ediliyor; ancak ben, bunun daha uzun
süreceğine inanıyorum. Engelli insanların kamu binalarına girebilmeleri
imkânsız. Örneğin hastaneler içler acısı. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde fizik
tedavi bölümüne, zorlamayla 1-2 sene önce rampa yeni yapıldı. İl müdürlükleri
beşinci katta, emniyetler, kaymakamlıklar hiç uygun değil. Oysa bu binalar yapılırken standartlar
ortaya konmuş. Ama bunlar uygulanmamış. Bir iş yaparken ‘masrafları nasıl
kısabiliriz, cebimize ne kadar daha fazla para atabiliriz’i düşünmüşler hep.
Denetim yapılmamış. Özürlüleri toplumsal yaşama katılamadıkları için daha da
toplumdan soyutlanmışlar. Ama toplumsal yaşama katılamama nedenleri de zaten
bunlar. Eskiden insanlar ailelerindeki özürlü kişiyi topluma göstermeye
utanırlardı, ayıp olarak düşünürlerdi ve engelliler evde otururdu. Şimdi bu
aşıldı sayılır ama şimdi de engelliler başkalarının ayıpları yüzünden sokağa
çıkamıyor. Bitmiyor bu ayıplar. Pek çok sorun yaşanıyor. Bu iş artık birilerinin
duyarlılığına bırakılacak bir iş değil. Biz kimsenin lütufta bulunmasını
istemiyoruz. Sadece görevlerini yapmalarını istiyoruz. Yetkililer görevini
yapmadığında ise ben hakkımı yasal yollarla arayabilmeliyim. Yasalar
uygulanmalı...”
▬ ▬ ▬
Haber: Bade GÜRLEYEN
Fotoğraf: Serkan ŞENTÜRK
|