|
Her insanın hayatından bir roman çıkar; ama
Yusuf’un romanı kaç hayata dağılır acaba? Daha yirmisini devirmemiş bir ömürde,
bu kadar öyküye şaşırmadan edemiyorsunuz Yusuf Akgün’ü dinlediğinizde. Hayatın
acımasız yanını ilkokul ikinci sınıfa başlayacağı sırada görmüş Yusuf.
Güneydoğu’daki terör yangınının alazı okulunu da sarmış ve öğretmenlerini
elinden almış. Okulsuz ve öğretmensiz kalınca, babası çobanlık yaptırmaya
başlamış.
Bir yandan çobanlık bir yandan da çocukluk
yapan Yusuf, arkadaşlarıyla elektrik direklerine tırmanırmış oyun olsun diye.
Yine bir seferinde, daha doğrusu son seferinde, Ağrı-Iğdır yüksek gerilim
hattındaki direklere tırmanma yarışı yapmışlar. Telleri tuttuğunu hatırlıyor,
sonra da direkten baş aşağı sarkarken ayıldığını.
Elektrik yanığı yüzünden sol kolunu
omzundan, sağ kolunu ise dirseği ile bileği arasından kaybetmiş Yusuf. Doktorlar
kangren olmaması için ayaklarını da keseceklerini söyleyince; babası amcasıyla
bir olup kaçırmış oğlunu hastaneden, “Ölecekse evinde ölsün” diye. Ölümü
beklenirken, pes etmeyen babasının da desteğiyle yüzünü hayata dönmüş. Direkten
döndüğü hayata, bu kez ‘engelliler kategorisi’nde devam etmek üzere...
Varını yoğunu hastanelere, ilaçlara harcayan
babası, daha iyi bakılacağını düşündüğünden, oğlunun devlet koruması altına
alınmasını istemiş ama reddedilmiş. Bunun üzerine Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nün
önünde kendini öldürmeye kalkışmış. Mahkemeye çıkarılan babasını, oğlunun
tanıklığı hapse atılmaktan kurtarmış. Araya girenlerin de desteğiyle hakkında
koruma kararı alınan Yusuf’un hayatında yeni bir dönem
başlamış.
Engeliyle değil,
erdemiyle dikkat çekiyor...
Başbakanlık Sosyal Hizmetler ve Çocuk
Esirgeme Kurumu Saray Rehabilitasyon Merkezi’nde önce engelli çocuklarla
birlikte yaşarken, buradan sıkılıp ısrarcı davranınca Keçiören Atatürk Çocuk
Yuvası’na, normal çocukların arasına gönderilmiş. “Ben biraz yaramazdım ve
hocalarımla da anlaşamıyordum” diyen Yusuf, dur durak bilmezliğine ilişkin bir
anısını şöyle anlatıyor: “Bir gün ceza verip ‘Öğlen yemeği yok, tek ayak
üzerinde duracaksın’ dediler. Halıları yıkadıkları hortumu ağzımla tutup koluma
bağladım, üçüncü kattan aşağı kayarak kaçtım...”
Iğdır’da kesintiye uğrayan eğitim hayatı
Ankara’da yeniden başlayan Yusuf, üçüncü sınıfa geldiğinde, herkes yazı yazarken
öyle durup bakmaktan sıkılmış ve bir gün kalemi ağzına alıp yazı yazmayı
denemiş. Becermiş de. Arkadaşlarının artık acıma duygusuyla değil, ilgiyle ve
takdirle izledikleri Yusuf, yazısı iyice düzgünleşip hızlanınca bununla yetinmez
olmuş. Sevgiyle andığı öğretmeni Hatice Hanım’ın da desteğiyle karakalem resim
yapmaya başlamış. Bir giyim mağazasının yarışma düzenlediğini duyunca, ceketinin
resmini çizip katılmış. Aslında öylesine, laf olsun diye katıldığı yarışmadan
onur ödülünü alınca hevesi artmış ve daha bir asılmış resim yapmaya. Sonuç, o
günden bugüne çeşitli yarışmalardan toplam 12 ödül. Ağzıyla karakalem resim
yapan ve fantastik resmi seven Yusuf, resim yeteneğini geliştirmek isteğinde.
Stilist olmayı kendine yakın buluyor. Bir de bir çizgi roman kahramanı yaratmayı
düşlüyor.
Çocukluk yıllarını, “Çok yaramazdım ama bu
sayede bugün anılarım var” diye anlatıyor. Etimesgut Fatma Üçer Yetiştirme
Yurdu’na gönderildiği dönemde, buradaki pilot okula kaydedilmiş. Fakat okul
yönetimiyle yaşanılan sorunlar sonucu, daha birinci ayda okuldan atılmış. Muzip
ve mahcup bir gülümsemeyle, “Tamam, yaramazdım ama aslında o kadar da suçum
yoktu” diyen Yusuf, sorunlar nedeniyle bu kez de Ağrı Yetiştirme Yurdu’na
nakledilmiş. Ağrı’da da çocuklarla uyum sağlayamamış ve yurttan kaçmış. Daha
12’sini yeni devirmiş, ele avuca sığmayan Yusuf’un bu kaçışı da ayrı bir
serüven. Diz boyu kara bata çıka, yollarda yürürken düşüp bayılmış. Ayıldığında
bir kargo kamyonunda bulmuş kendini. Görecek günü var ya, Iğdırlı bir şoförmüş
ve tanımış onu. Battaniyelere sarıp Iğdır’a götürmüş. Burada hastanede tedavi
görüp iyileştikten sonra tekrar Ankara’ya
gönderilmiş.
Önce judo, sonra
yüzme...
“Buraya geldiğimde artık düzelmeye karar
verdim. Çünkü aşırı yaramazlık nedeniyle sürekli oradan oraya gitmekten
sıkılmıştım” diyen Yusuf, ilk önce judoya dikmiş gözünü. “Oğlum senin durumun
belli, judo yapamazsın” demiş hocalar; o, ısrar etmiş. “Peki” demişler, “yık şu
çocuğu, alalım seni judoya!” Kendinden daha iriyarı arkadaşı yere yıkılırken,
Yusuf da judoya girmiş. Çorum şampiyonasına katılmış, dördüncülük almış.
Judo enerjisini kesmeyince, arkadaşlarıyla
19 Mayıs Havuzu’na kaçak girip yüzmeye başlamış. Görevliler görüp kovsalar da
onlar yine girmiş. Bir gün yine fark edildiklerinde, arkadaşları kaçmış, ayağı
kayan Yusuf havuza geri düşmüş. Kızılmasını beklerken Milli Takım
Antrenörlerinden Ercüment Kotak seslenmiş, “Sen iyi yüzüyorsun galiba, biraz yüz
bakayım...”
Ercüment Hoca çalıştırmaya başlamış, o da
2003’te Tokat, 2004’te de Samsun Engelliler Türkiye Şampiyonası’nda üç altın
madalya almış. Yüzmek yetmemiş, bir
de sualtı ve kurtarma eğitimi almak istemiş. “Oğlum yapamazsın” demişler,
direnmiş: “Bir kurtarma eğitiminde suyun altındaki bir arkadaşı boynundaki
kolyesinden dişlerimle yakalayıp çıkardım.”
Dur durak bilmiyor ya, koşmaya gözünü dikmiş
bu defa. Yapışmış Uluslararası Atletizm Hakemi Yüksel Hoca’nın yakasına,
atletizm ekibine kaydolmuş. 50. Yıl Yetiştirme Yurdu Müdür Yardımcısı da olan
Yüksel Ercan’ın desteğiyle geçen yıl 19 Mayıs kutlamalarında kendini göstermiş
ilk olarak. Atatürk’ün Samsun’a çıkışının yıldönümü kutlamaları nedeniyle
Cumhurbaşkanı’na teslim edilmek üzere Samsun’dan yola çıkan bayrağı Kırıkkale’de
devralmış. Engeli olmayan 21 sporcunun yanında bir engelli o, önce boynuna
doladığı, sonra ağzıyla tuttuğu bayrağı yüz seksen kilometre koşarak Ankara’ya
getirmiş.
Geçen yıl düzenlenen Türkiye Engelliler
Şampiyonası’nda uzun atlama ve yüz metre koşuda birinci olan Yusuf’a bu kez
Finlandiya kapısı açılmış. 2005 Finlandiya-Engelliler Dünya Şampiyonası’nda
kesilmesi gerekir denilen bacaklarının üzerinde şahlanmış ve uzun atlamada dünya
beşincisi olmuş. Yüz metre koşudaki dünya on üçüncülüğünü ise önemsemiyor
bile.
Mevzuat
engel!
Yusuf şimdi üniversite sınavlarına
hazırlanıyor, beden eğitimi ya da resim öğretmeni olmak istiyor; ama ‘olamazsın’
demişler. Anlam veremiyor: “Ben dünya beşinciliği derecesi getirmişim, beden
bölümüne girip öğretmen olamazsın diyorlar. Bir öğretmenime söyledim bir gün,
resim öğretmeni de olabilirim diye, bana çocukların başında durup onları nasıl
idare edebileceğimi sordu. Ben bugün yurt başkanıyım, yurt çocuklarını idare
ediyorum, öğrencileri neden idare edemeyeyim.”
Halen yürürlükteki Milli Eğitim mevzuatına
göre, engellilerin öğretmen olup olamayacağına Sağlık Değerlendirme Komisyonu
karar veriyor. Milli Eğitim Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, Engelliler Federasyonu
gibi kuruluşların temsilcilerinin katılımıyla oluşan komisyon, başvurular
üzerinden değerlendirme yapıyor. Komisyonun, beden eğitimi dersi verecek
öğretmenlerin belli hareketleri yaptırabilecek fiziksel özellikleri de taşıması
gerektiği ilkesinden hareket ettiği belirtiliyor.
___________________________
Haber: Perin PİGEY
(958 – 13 Nisan 2006)
|