|
Ergenekon’un ‘başlangıçta her şey önce bir toz ve gaz
bulutuydu’ kısmına gerçekten ulaşabilmenin derdindeyiz. Pür dikkat 2 bin 455
sayfalık Ergenekon İddianamesi’ni tararken ne görelim: Ergenekon’un kilit
isimlerinden Tuncay Güney ne tanık ne de sanık.
Oysa Ergenekon davasının savcısı Zekeriya Öz’ün
soruşturmada temel aldığı dört belgeden birincisi,‘Ergenekon'un Yeniden
Yapılanması’, Tuncay Güney sayesinde hayatımıza girdi.
Eski ‘gazeteci’ yeni haham Tuncay Güney de kısa süre önce
katıldığı televizyon programında, kendi açısından ‘olup biteni’ anlattı.
Ergenekon’a dair edindiği ilk bilgileri, o dönem Akşam Gazetesi Genel Yayın
Yönetmeni olan Behiç Kılıç’a götürdüğünü ancak Kılıç’ın bu belgeleri
yayımlamadığını söyledi.
Halen Tercüman gazetesinde köşe yazarlığı yapan Behiç
Kılıç, “Sadece Hilmi Özkök’ü dışlamak istemekle başlamamış ki iş. Onun ötesinde
bir 28 Şubat var. Onun içinde bir Kıvrıkoğlu suikastı var” diyor. Ve kendince
yorumluyor: “Kıvrıkoğlu ölseydi,
komuta kademesi hiç pürüz çıkmadan bazı ellere geçecekti. Ve bugün konuşulan
meseleler halledilmiş olacaktı.”
Tuncay Güney ile nasıl
tanıştınız?
Tuncay Güney’i ilk kez 1994’te gördüm. Tercüman gazetesi
tasfiye oluyordu. Gazetede idarecilik yapan bir tanıdığıma ziyarete gitmiştim.
Tesadüfen Güney de oradaydı. Irak’ın kuzeyinde ve bizim topraklarımızda,
uyuşturucu ve silah kaçakçılığının, terörün tavan yaptığı günlerdi. Bu çocuğun
bölgeden iyi bilgiler aktardığını öğrendim.
Sonra da işe mi
aldınız?
Hayır. Yaklaşık bir yıl sonra, 1995-1996 arasında vekaleten
Akşam Gazetesi Yayın Yönetmenliği’ni yaptığım sırada aklıma geldi. Çağırdım.
Güney’in o dönem Akşam Gazetesi’ndeki konumu
nedir?
Muhbir, haber getiren kişi. Vurguluyorum; muhabir değil,
muhbir. O dönemde JİTEM’in yoğun olarak kullandığı, yani güvenlik birimlerinin
böyle elemanları vardı. Bunlar haber kuryesi, ajan, muhbir gibi çalıştırılan
kişiler. Sipariş ettiğimiz bilgileri zaman zaman onun imzasıyla
yayımladık.
Yani böyle bir kişiyi işe mi
aldınız?
Tuncay Güney hiçbir zaman Akşam’da çalışmadı. Kadrolu
değildi. Sadece ihtiyaç duyduğumuz zaman bilgi talep ettiğimiz biriydi. Ayrıca
bu şekilde çalıştığımız tek adam da o değildi. Afişe olmamış başka
tanıdıklarımız da vardı.
Peki, Güney nasıl bir muhbirdi?
Zaman zaman beklediğimizin üstünde bilgiler getiriyordu.
Fakat bilgilerde bazen dezenformasyon oluyordu. Bunda da şaşılacak bir şey yok.
Zaten böyle bir işbirliği içindeyseniz, karşı tarafın da ‘kazanma’ beklentisi
vardır. Gelen bir bilgi bir süzgeçten geçirilip yayımlanır. Tuncay da bu işlere
çok meraklıydı. Veli Küçük’e ya da üst boyuttaki hâkim yerlere çok rahat
ulaşabilen bir çocuktu. Bunun
ötesinde, başka bir şey anlatayım, onun kimliği hakkında ipucu verir. O dönemde
Refah Partisi’nin Hatay milletvekili bir önerge vermişti.
Ne hakkında?
Amerikalıların İskenderun üzerinden Irak’ın kuzeyine silah
sevkıyatı yaptığına dair. Gazete olarak konunun üzerine gittik. Bir köşe
yazarımız ve muhabirimiz sadece bu haberle ilgilendi. Haber büyüdü. Sevkıyatın
organizatörü olarak Amerika’nın Adana’daki konsolosu Elizabeth Shalgen diye bir
kadının adı geçti. Bu kadının mevcudiyeti ile ilgili bilgilere, faaliyet alanına
ulaşabilmek için Tuncay’dan bilgi istedik. Tuncay’dan daha önce terörle ilgili
konularda bilgi istiyorduk. Bu farklı bir alandı. Fakat Tuncay, bu kadın
hakkında kapsamlı bir çalışma getirdi. Çalışmanın yalanlanması mümkün olmayan
ana bilgilerini cımbızlayıp yayımladık. İstanbul’daki Amerikan Konsolosluğu,
basın ataşesi vasıtasıyla, “Böyle giderseniz sizinle ilişkimiz bozulur” şeklinde
bir ültimatom verdi bize. Biz de sert tepki gösterdik. O tepkiden sonra Tuncay,
o ültimatomda imzası bulunan önemli bir diplomatı ve basın ataşesini aldı,
gazeteye getirdi. Çok şaşırdık bu ilişkiye.
Kim bu diplomat?
Edelman’dan (Eric Edelman) önceki büyükelçi (Robert
Pearson).
Adı nedir?
Şu anda adını hatırlayamıyorum. Daha sonra büyükelçi oldu.
İkinci Körfez harekâtı başladığında burada büyükelçiydi. İşin bizi şaşırtan yanı
şu: Biz Tuncay’ı ‘ayrıcalıklı bir muhbir’ niteliğinde görüyoruz. Ama almış
diplomatları gazeteye geldi! Daha sonra büyükelçi olan o diplomat, bizimle
olması gerektiği kadar mesafeli, ama onunla son derece yakın. Ve Tuncay tek
kelime İngilizce bilmiyor.
Sormadınız mı “Ne iş!” diye?
İlişkilerden tanıyorum dedi.
Hangi ilişkiler?
Veli Küçük, vs.
Nasıl vesaire?
Bakın Veli Küçük kim? O dönem bölgede Amerikalılarla ortak
çalışan biri.
Peki, o dönemde adı sanı duyulmamış Tuncay Güney’in
Veli Küçük ve ABD’li diplomatlarla söylediğiniz gibi içli dışlı olmasını neye
bağlıyorsunuz?
Bir şeye bağlamak gibi bir gayretimiz olmadı. Altın
yumurtlayan bir kazı ya da tavuğu niye keselim? Öyle bir derdimiz yok.
Söylediğim gibi, bu şekilde çalıştığımız tek adam da o değildi.
Tuncay Güney, Ergenekon’la ilgili belgeleri size
getirdiğini ama sizin yayımlamadığınızı iddia etti. Buna ne
diyorsunuz?
Önce şuna açıklık getireyim. Tuncay’ın biz talep etmeden,
“Elimde bu var, yayımlayın” diye bize gelmesi mümkün değildi. Öyle bir haddi,
vasfı yok. Aramızdaki ilişki bizim talebimize dayanıyordu. İkincisi, zaten
kendisini kontrol eden, yönlendiren güçler belli. Sizce Veli Küçük, Tuncay’a
böyle bir dokümanı bize ulaştırması için verir mi?
ÇEVİK
HAREKETLER
Siz Hurşit Tolon’u yakından tanıyorsunuz. Veli
Küçük ile Tolon’u aynı kareye koyar mısınız?
Hurşit Tolon ile Veli Küçük’ü aynı faaliyet alanına
oturtamazsınız. Hurşit Paşa’yı Ergenekon’un hiçbir yerinde düşünemem.
Darbecilikle suçlanan Hurşit Paşa’nın Doğan Güreş’in Süleyman Demirel’e
ültimatom vermesini önlediğini biliyorum ben.
Ne zaman?
Süleyman Demirel Cumhurbaşkanı, Doğan Güreş Genelkurmay
Başkanı, Hurşit Tolon da Genelkurmay Genel Sekreteri. İran’daki PKK yuvalarını
vurmak için havalanan Türk jetlerini, Demirel ‘diplomatik sıkıntı olur’ diyerek
geri döndürdü. Doğan Güreş, “Terörle mücadelemize engel oluyorsun” şeklinde sert
bir ültimatom yazacaktı. Tolon Paşa, asker olmanın ötesinde çok iyi bir diplomat
olduğu için, bir nevi muhtırayı durdurdu o zaman. Evet, Hurşit Paşa bu iktidara
muhalefetti. Ama daha ötesi beni çok şaşırttı. Eğer bu işin gerçekten açığa
çıkmasını isteyen birileri varsa, daha eskilere baksınlar. Daha eski generalleri
kovalasınlar. Sadece 2001’de Hilmi Özkök’ü dışlamak istemekle başlamamış ki iş.
Onun ötesinde bir 28 Şubat var. Onun içinde bir Kıvrıkoğlu suikastı var.
(Editörün notu: 1997’de TSK’nın Kıbrıs’taki Toros-2/97 adlı tatbikatında bir
kaza yaşandı. Özel kuvvetlerden seken kurşun, komutan çadırında tatbikatı
izleyen Albay Vural Berkay’a isabet etti. Albay Berkay’ın hemen önünde dönemin
Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu oturuyordu. Kıvrıkoğlu,
kurtuldu. Ergenekon iddianamesinde ifade veren tanık Zihni Çakır’ın eski
Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun Kara Kuvvetleri Komutanı’yken
yaşadığı bu olaya da yer verildi.)
Kıvrıkoğlu suikastı ile Ergenekon’un ne ilgisi
olabilir sizce?
Kıvrıkoğlu tesadüfen kurtuldu. Kıvrıkoğlu orada ölseydi,
komuta kademesi hiç pürüz çıkmadan bazı ellere geçecekti. Ve bugün konuşulan bir
sürü mesele halledilmiş olacaktı. Genelkurmay, “Bu iş kaza kuruşunu,
kurcalamayın” dedi.
Ya siz ne diyorsunuz?
Ben şu soruları soruyorum: Neden o
tatbikat alışılmış teamüllere göre yapılmadı? Neden o tatbikata Cumhurbaşkanı
katılmadı? Neden o tatbikata katılan bakan, o olaydan bir gün önce karın ağrısı
tutup geri döndü? O kurşun albaya değil de Kıvrıkoğlu’na gelseydi kim
Genelkurmay Başkanı olacaktı? Nasıl bir çevik hareketler oldu arada?
28 ŞUBAT’IN GENERALLERİ SORGULANMALI!
Ergenekon’un 28 Şubat’ın öne çıkan komutanlarına
uzanması gerektiğini mi söylüyorsunuz?
Aynen. 28 Şubat’ın generalleri sorgulanmalı, bugünkü
iddialarla beraber Susurluk’un izi sürülmeli. Ama dört tane polis ve Sedat
Bucak’tan Susurluk çıkaramazsınız. Abdullah Öcalan’ı bile doğru dürüst
yargılamadılar. Bütün kara kucak ilişkileri, hepsi orada. Bunları ben biliyorum,
onlar bilmiyor mu?
__________________
Selin ONGUN
Fotoğraf: Haydar
ERÇİN
(1078 – 31
Temmuz 2008)
|