|
Devin Kuzu 2003’ten bu yana kanser tedavisi görüyor. ‘Kanserle savaşıyor’
terimin sevmiyor. Çünkü kanseri,
insanları yenen bir düşman gibi algılamanın, hastalığı başkalaştırdığını
düşünüyor. Kanserden ölenler için de “Kansere yenildi” denmesine bu yüzden
karşı. “Bu hastalıktan ölmek bir yenilgi değil” diyor.
Kuzu’yla, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Üniversite Hastanesi Radyasyon
Onkolojisi bölümünde, kemoterapi odasında buluştuk. Odada kasvet beklerken,
gülüşen, birbirine poğaça, simit ikram eden hastalarla karşılaştık. Kocaman
televizyon koltuklarına yayılmışlar, serumlardan damla damla gelen şifayı
bekliyorlar.
Kemoterapi, üç-altı saat boyunca, bir koltukta oturarak geçirilen bir
süreç. Devin Hanım bu süreci nispeten keyifli kılmayı başarmış. Hemşireler,
odacılar, muhasebeciler, dosyacılarla selamlaşıyor, gülüşüyor, torunlarını
soruyor. Yaklaşık dört yıldır geliyor bu odaya. Ancak tedavi sırasında
oturdukları koltuklar oldukça eski ve rahatsızmış. Hastanenin de yenileyecek
bütçesi yokmuş.
İşte Devin Kuzu’nun da hikâyesi bizi burada vuruyor.
Kendisi gibi, yüzlerce kanser
hastasının saatlerini geçirdiği o eski, sert rahatsız koltukları kabullenmiyor
ve devletin yapmadığını, halkın kendi dayanışması ve öz gücüyle yapabileceğini
gösteriyor.
TEMPO: Eski ve rahatsız koltukları değiştirmeye nasıl
karar verdiniz?
DEVİN KUZU: Hemşirelerden biri, 1980’lerde çekilmiş bir filmde Hülya
Avşar’ı o koltuklarda kemoterapi alırken gördüğünü söylediğinde epey
gülüşmüştük. Kemoterapi uzun bir süreç ve hastaların mümkün olduğunca rahat
etmesi gerekiyor. Hastanenin, koltuklara gelene kadar birçok ihtiyacı olduğunu
bildiğim için ne yapabilirim diye düşündüm. Önce, koltuklara sponsor olabilecek
birini aradım. Mobilya fabrikalarıyla, bazı vakıflarla konuştum ancak bir sonuç
alamadım. Bir kemoterapimde “Ne bu rezalet koltuklar” diye söylenirken doktorum
Ömer Uzel, “Şikâyet edeceğine kendin bir şeyler yap” dedi. “Göreceksin ben de
Devin’sem, buraya gıcır koltukları sereceğim” dedim.
Sevgili günlük! Koltuk
lazım
T: Sponsor bulamamanıza rağmen, nasıl oldu
bu?
D.K: İnternette bir günlüğüm var. Topu topu da yirmi okuyucum vardı. Bu
eski koltuklardan birinin fotoğrafını, altına da tanesi 1000 YTL olan dört
televizyon koltuğu fotoğraflarını yerleştirdim ve bir hesap numarası verdim.
Benden daha çok okuyucusu olan birkaç kişiden, bunları günlüklerinde
yayınlamalarını istedim. Bir anda birçok günlükte bu yazı yayınlandı. Bunlardan
en önemlisi Eda Suner’in sitesi oldu. Bu site aracılığıyla inanılmaz sayıda
insana ulaştık ve bir mucize gerçekleşti.
T: Nedir bu mucize?
D.K: Daha bir gün olmadan hesapta 150 YTL birikmişti. İnsanların hiç
tanımadıkları birine hele internet gibi bir ortamda güvenmeleri beni çok
duygulandırdı. Bu arada bir e-mail aldım. Ve gözlerime inanamadım. Bir günlük
yazarı arkadaşımız, dört televizyon koltuğunu almak istediğini söylüyordu. Bir
saat süren yazışmaların sonucunda koltuklar alındı. Böylece kampanyayı sona
erdirdik ve hesapta biriken 170 YTL’yi, LÖSEV’e (Lösemili Çocuklar Vakfı)
bağışladık.
T: Böylece sorun halloldu…
D.K: Evet ama bitmedi. İnternette özel kemoterapi koltuklarını bir
süredir araştırıyordum. Fiyat sormak için Arşimed Medikal’le bağlantı kurdum.
Fiyatlar geldi ancak ulaşılmaz rakamlardı. Onlara bunun bir bağış işi olduğunu
söyledim. İnternette günlükleri bulmuşlar. “Çorbada bizim de tuzumuz olsun”
diyerek bir koltuğu bağışlayacaklarını söylediler. Bu da ikinci mucizeydi. 5 bin
YTL değerinde koltuğu hediye ettiler.
T: Tüm bu tecrübe size ne
öğretti?
D.K: İnsanların kanserden bile hayata dair bir şeyler öğrenmesi mümkün.
‘Kanser oldum’ diye ah vah etmeyip etraflarına ne yapabilirim diye bakmaları,
hastalıklarının gidişatı açısından da olumlu sonuçlar verecektir. İnternet de bu
olayla, ne mucizelere kadir olduğunu ve insanların devlet erki olmadan da
sorunlarını çözebileceklerini göstermiş oldu. Yaşasın günlük
kardeşliği!
...
Devamı Tempo'da
Belit ÖZÜKAN
Fotoğraf:
Haydar ERÇİN
(1036 – 11 Ekim 2007)
|