|
29 yaşındaki Çinli pazarcı Suu, İstanbul'un Salı Pazarı'ndaki küçük tezgâhında Çin malları satıyor ve pazardaki en ucuz tezgahlardan biri. Liseyi Çin'de bitiren ve okumayı sevmeyen Suu, ticarete atılmaya karar vermiş, iki yıl önce de İstanbul'a gelmiş.
------------------------
Ucuz ve kalitesiz Çin malları Türkiye'yi istila ediyor
Daha fazla kazanabilmek amacıyla özellikle ucuz malları istiyorlar
İddialara göre bu sayede yüzde 300 kâr ediyorlar
Bu istilanın gerçek sorumlusu olarak Türk ithalatçılar gösteriliyor
Bunun yanı sıra Çinli girişimciler de Türkiye'ye gelmeye başladı
Sadece İstanbul'da yaklaşık 1000 Çinli çalışıyor
Türk işadamları, 'kızıl mallara' karşı kota getirilmesini istiyor
-------------------------
Çinli pazarcı Suu, tezgâhtan bakmak için aldığım Çin malı dürbüne dikkatini vermeye çalışarak, yanımda duran başörtülü teyzeye laf yetiştirmeye çalışıyordu. Teyze ise almaya niyetlendiği işlemeli küçük el çantasının fermuarındaki tutukluk nedeniyle biraz da kızmış bir ifadeyle söylenmekteydi. Suu dürbünün hâlâ elimde, benim de yerimde olduğuma emin olduktan sonra, teyzenin elinden çantayı alarak fermuarı açma metodunu gösterdi ve bozuk Türkçesiyle "İşe boyle yapiyosuu. Eline tutuyo, çekiyosu; aciliyo" dedi. Ne var ki teyze, çantayı almaktan vazgeçti ve salınarak uzaklaştı. Suu bunun üzerine yeniden bana döndü ve "Alaca mısın onu" diye sordu. Anlaşılan başına nahoş şeyler de gelmişti İstanbul'un Salı Pazarı'ndaki küçük tezgâhında ve belli ki çarpılmaktan korkuyordu. Eh, ne de olsa bir yabancıydı. Hem de uzağın da uzağı bir ülkeden, Çin'den gelip İstanbul'da çalışan 1000'e yakın Çinliden biriydi. 29 yaşındaydı; İstanbul'a gelmeden önce bir müddet Bulgaristan'da kalmıştı. Tezgâhındaki mallar büyük oranda Çin malıydı ve açıkçası pazardaki en ucuz tezgâhlardan biriydi. Hal böyle olunca tezgâh önünde sirkülasyon da fazlaydı. Suu'nun iki ablası İtalya ve Almanya'da yaşıyordu. Çin'de liseyi bitirmiş ve okumayı sevmediği için ticarete atılmaya karar vermişti.
Bir diğer Çinli Bay Ye ise, Tahtakale'de Şark Han'daki dükkânların birinde kurulu Yaolong Dış Ticaret Şirketi'nin sahibi, 37 yaşında ve yüksekokul mezunu. Beş yıldır Türkiye'de. Bu yüzden vergi mevzuatına, bilumum hesap kitap işlerine pek yatkın. Dükkânında yaklaşık bin çeşit mal bulunduran Bay Ye, bunları 500 bin ile 10 milyon TL arasında sattığını söylüyor. Türkiye iş çevrelerinde ve medyada hâkim olan 'Çin istilası' zihniyetini ise doğru bulmuyor Bay Ye. "Üstelik" diyor, "Çin'den mal getiren Türk işadamlarının sayısı bizimkilerden çok. Yani Türkler, Çinlilerden daha fazla zararda". Ancak Bay Ye'nin, Türk hükümeti tarafından Çin mallarına karşı uygulanan 'kota' ve 'gözetim' önlemlerinden pek haberi yok. Yine de bu tür uygulamalar halinde daha pahalı ve kaliteli mallar getirebileceğini, kendi açısından bir problem olmadığını söylüyor.
Çin istilası ne demek?
Evet, yukarıda ikisinin kısa öykülerini anlattığımız şekliyle ve Ankara Ticaret Odası (ATO) Başkanı Sinan Aygün'ün deyişiyle 'Çin istilası' artık semt pazarlarındaki perakende tezgâhlarına kadar inmiş durumda. Tabii aslında yazıda biraz da karikatürize ederek ifade ettiğimiz gerçekler, aslında pek öyle yenir yutulur şeyler değil. Zira, ATO rakamları 'istila'nın çoktan gerçekleşmiş olduğunu gösteriyor. Araştırmaya göre Çin malları Türkiye'de 30 sektörü etkiliyor. Örnek olarak piyasadaki her 100 oyuncaktan 95'i, 100 armatürden 76'sı Çin ürünü. Türkiye'ye giren kaçak mallarla birlikte, Çin malları istilasının maliyeti ise 5-7 milyar dolar arasında. Raporda verilen başka rakamlar da var. Mesela 2002 yılında Türkiye'ye giren 130 bin Çin malı bisiklet yüzünden bin kişinin işinden olduğu, kilit üreticisi irili ufaklı 20 firmanın yine Çin istilası yüzünden kapandığı belirtiliyor.
Ancak hem bu 'istila' raporunun satır aralarında, hem haberi hazırlarken konuştuğumuz pek çok işadamının ağzında, belki de Türkiye'yi daha çok ilgilendirmesi gereken başka gerçekler de bulunuyor. Örneğin, ATO raporunda "...düşük fatura, açıktan ödeme gibi yöntemler kullanılması nedeniyle, ithalat rakamı resmi rakamların üzerinde" iddiası var.
Yine rapora göre, tüketici, aldığı malın TSE damgası, garanti belgesi, satış ağı ve servisi olup olmadığına bakmıyor. Faturasız ve işporta malı alıyor. Ucuz diye kalitesiz malları tercih ediyor. Hatta devlet bile Çin malı satın alıyor. Bunun örneği de Ders Araçları Yapım Merkezi'nin, okulların ihtiyacı olan 30 bin cam termometreyi Çin'den almış olması. Sağlık Bakanlığı, Diyanet İşleri Başkanlığı ve TÜRSAB da ilk ağızdaki Çin malı kullanıcılarından.
Tam bu noktada kalitesiz Çin mallarının Türkiye'ye giriş yöntemleri ve yollarına da bakmak gerekiyor. Görüştüğümüz tüm işadamları, özellikle gümrük kapılarında kaçak girişlerin oldukça yoğun yaşandığını öne sürüyor. Hal böyle olunca da Çin'den yapılan 2.5 milyar dolarlık ithalatımızın da aslında sadece 'resmi rakam' olduğu gerçeği ortaya çıkıyor. Bunun dışında işadamlarının bir tespiti de TSE'nin yeterince ve etkin biçimde çalışmaması.
Türkler ithal ediyor
Peki gümrüklerin ötesinde bu kalitesiz Çin mallarının Türk pazarına girişinden kim sorumlu? Sorunun cevabı yine işadamlarından geliyor: "Türkler". Çünkü Türk ithalatçılar, bulunabilecek en ucuz malların peşine düşüyor ve onları Türkiye'de yüzde 300'e varan kârlarla satıyor. Bu arada 'off the record' olarak anlatılan bir anekdotu da burada aktarmak gerekiyor. Anekdot, Çin'de geçiyor ve biri Çinli diğeri Türk iki kafadarın Türkiye'de Nokia ürünlerinin iyi satıldığını tespit etmeleriyle başlıyor. Bu tespitin ardından Çin'de hemen sahte Nokia parçaları üreten bir atölye kuruluyor ve iki kafadar bu işten halen 'çok güzel para kazanıyor'.
Aslında Çin mallarının piyasaları istila etmesinden yalnız Türkiye değil, tüm dünya mustarip. Türkiye'de durumun vahameti biraz daha katmerli o kadar. İşadamları ise, ülkede acilen üretimi destekleme politikalarının yeniden ele alınmasını, sanayicilerin üzerindeki vergi, yatırım ve enerji maliyetleri ile istihdamın üzerindeki yüklerin düşürülmesi gerektiğini söylüyor. Tabii bir de özellikle gelişmiş ülkeler bize uygularken bağırıp çağırdığımız 'kota' meselesi, yani söz konusu ülke mallarının girişini sınırlamak var. Başta ticaret odaları olmak üzere iş çevrelerine ait pek çok sivil toplum örgütü, Çin'e uygulanacak kotalar konusunda hayli hevesli davranıyor. Ancak özellikle Çin'le iş yapan sanayici ve işadamları, bunun Çin tarafını küstürdüğü görüşünü savunuyor. Üstelik aynı işadamlarına göre hafızaları hayli kuvvetli olan Çinliler, Türkiye'nin bu tavrı karşısında şaşırıyor ve toplam 2.5 milyar dolarlık ithalatımızın nasıl olup da pek çok sektörü vurduğunu anlamaya çalışıyor.
Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen ise bir beyanatında koruma önlemleri açısından her türlü tedbirin alınmasına rağmen, Çin malı hücumuna uğradığımızı söylüyor. Çin'in farklı metotlar uyguladığını savunan Tüzmen, "Tehlike, sadece Çin'den gelen mallar değil. Bugün Avrupa Birliği'nden de Çin malları gelmeye başladı" diyor. Tüzmen bunun yolunu ise aynı beyanatta şöyle anlatıyor: "Çin ürünleri, damping soruşturması, fon ya da kota getirilmesi gibi ne yapılırsa yapılsın, engellenemiyor. Bu önlemler alındığında da ithalatı yapanlar Çin'de üretilse bile başka ülkede üretilmiş gibi gösterip getiriyorlar. Bunun yanında ithalatta düşük miktar ve düşük bedel beyanları da var."
Tüzmen'in, Tempo'ya verdiği bilgiler arasında, aralarında Çin mallarının da bulunduğu ürünlerde yapılan denetimler sonucu, 26 firma hakkında kaçakçılık suçu işlemekten dolayı adli takibat başlatıldığı bulunuyor. Tüzmen ayrıca Gümrük Müsteşarlığı'nın da çok daha dikkatli davrandığını belirtiyor ve "Gümrük idarelerinde çalışan tüm muayene memurlarından kurulu muayene kurulu uygulamasına geçilecek. Bu sayede bütün memurlar güncel bilgilerle donatılacak ve karşılıklı görüş alışverişinde bulunabileceği için, sorunlara ortak çözüm üretebilecek".
Evet, Çin'in inkâr edilemez potansiyeli öyle görünüyor ki, Türkiye'yi daha uzun zaman uğraştıracak ve Çin malları her türlü 'Çin Seddi'ne rağmen ülkeye girecek. Bu arada hatırlatmakta fayda var; 2005'e de çok bir şey kalmadı. 2005'te ne mi olacak? Kotalar kalkacak ve isteyen istediği yere elini kolunu sallaya sallaya gidebilecek...
-
-Martı Nakliyat Genel Müdürü
"Çin asıl 2008'de patlayacak"
----------------------------
Arz talep dengesi varsa bunları polisiye tedbirlerle bozmak çok zor. Türkiye kotadan şikayet ediyor; sonra kendisi kota koyuyor. Bence Çinliler bunu aşar. Hem de tıpkı Türkiye gibi. Mesela bazı Türk firmaları, ürettiği malları İsrail'e gönderiyor; oradan etiketlenip ABD'ye gidiyor. Çin de bunu yapabilir. Üstelik benim bir dolara mal alma şansım varken devlet olarak beni beş dolara almaya zorlayamazsınız.
Çin'i tehdit unsuru olarak görüp katı ekonomik tedbirlerle ilişkiyi sınırlamak değil, el uzatarak, dostlukla konuşarak görüşerek sorunları halledebiliriz. Ayrıca Çin, tüketim toplumu olmaya doğru son hızla gidiyor. Bu Türk işadamlarına da fırsatlar doğuracaktır. Biz Çin firması Cosco'nun temsilcisiyiz. Mart sonunda Cosco Türkiye'ye direkt servis başlatıyor. Şimdi biz gelen konteynerler boş dönmesin diye uğraşıyoruz. Yani Çin'i küstürmemek de gerekiyor. Çinlilerle iş yapmaya başlamak zordur. Ama bir kere size kapılarını açtıktan sonra da sadık olurlar. Çin, ucuz işgücü ve ucuz enerji sayesinde günlük tüketim maddelerinde bütün dünya için rakip. İkinci avantajları da 1.3 milyar nüfus. İç nüfus için yapılan üretim tesisi zaten o kadar büyük oluyor ki; dünyaya açıldığı zaman otomatikman rekabet imkanına sahip oluyorlar.
Türkiye'nin önemli ev tekstili firmalarından birinin genel müdürü ile beraberdik uçakta. Adam, "eskiden hammadde alırdık; şimdi mamul alıyoruz" dedi. Bu adamlar Türkiye'nin en büyüklerinden ve bin air-jet tezgahına sahiplermiş. Çin'de iş yaptıkları fabrikanın ise beş bin air-jet, yedi bin tane de mekikli dokuma tezgahı varmış; ve günde bir milyon iki yüz bin metre kumaş üretebiliyormuş adamlar. Fabrikada ise altmış bini kişi çalışıyormuş.
Öte yandan Çinliler de 2005'ten sonra bile rahat bırakılmayacaklarını biliyorlar. Bu yüzden asıl hedefleri 2008 olimpiyatları. O sene Çin'in patlama senesi olacak deniyor. Çin'de özellikle kaliteli üretime gidilmiyor. Ama yarın, durum onu gerektirdiğinde hemen yapabilirler. Çin marka peşinde değil. Sadece üretiyor. Perakende fiyatı 200 dolara çok güzel mopedler vardı mesela. İthal etmeye kalksanız 70-80 dolara gelir. Tabii Çin aynı zamanda bir Pazar da. Ama satmak için marka olabilmek lazım. Marka değilseniz hiç şansınız yok. O zaten aynısı üretebiliyor.
Türk-Çin ilişkileri bence çok zayıf. Çin birtakım girişimlerde bulunuyor. Çin ticaret ateşi bir ziyaretinde "Fuara Türk bölümü yaptırdık 2002'de. Türk devletine fuara katılacaklardan para almayacağız dedik. Bir tane talep gelmedi" dedi.
Çinliler yabancı yatırıma çok açık. Çok az formalite uyguluyorlar. Yani Türkiye'deki bürokrasinin B'si yok.
1985'e kadar çeşitli reformlarla kapitalizme hazırlanan Çin'de, bu tarihten sonra fiili hareketlenme başladı. Gerçi Çinliler buna 'kapitalizm' yerine 'Çin Usulü Sosyalizm' adını taksa da, yapılanlar kapitalist ekonomik modelle örtüşüyor. Ne var ki, Çin'deki hareketlilik, şu anda pek çok açıdan kural tanımaz biçimde gelişiyor. Çin'le ilişkide bulunan gözlemci, işadamı ve gazeteciler, özellikle Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) standartlarına uyulmadığını söylüyor. Hatta ILO standartlarının bile yanına yaklaşamayan bir çalışma yaşamından söz edenlerin sayısı hiç az değil. Çin'de kapitalizmin ilk dönemlerindeki vahşi uygulamaların varlığı da pek çok gözlemcinin raporunda belirtiliyor. Buna en güzel örnek olarak, işçilerin çok ucuza ve 12 saate varan çalışma şartları gösteriliyor.
Bu arada, sosyalist düzen bir biçimde halen sürdüğü için fabrikalarda mutlaka Komünist Parti'den bir komiser de bulunuyor. Bunun anlamı aynı zamanda siyasi baskı. Ancak pek çok Çinli, bu yöntem olmazsa başlarına gelecek olanın Glasnost Rusya'sı olacağı endişesini de taşıyor. Çin'de halen 56 etnik topluluk bulunması da siyasi baskıyı artıran nedenlerden biri.
Bunun dışında özellikle sanayileşmiş bölgelerde ciddi biçimde çevre sorunları yaşanıyor. Çin'in 'Kültür Devrimi' sırasında tarım alanları açmak adına yaptıkları uygulamalar ise Çin'i her an kuraklık tehlikesiyle karşı karşıya bırakabilir.
Çin'in 1 milyar 300 milyonluk nüfusunun 800 milyonunu köylüler oluşturuyor. Reform ve dışa açılma politikasının uygulanmaya başlandığı 1980'li yıllarda Çin dışa açılırken, Çin'in kırsal bölgelerindeki köylüler de öteden beri bağlı oldukları topraklardan ayrılmaya ve ekonomik bakımdan gelişmiş bölgelere gidip çalışmaya ve daha sonra da oralarda yerleşmeye başladılar. İstatistiklere göre, köylü işgücünün yüzde 20'si halen Çin'in değişik şehirlerinde çalışıyor.
-
Enis TAYMAN
Fotoğraflar: Ergun CANDEMİR
|