|
Serdar Bilgili’nin fotoğraf tutkusu,
ilkokul yıllarında amcasının ona aldığı fotoğraf makinesiyle başlamış. Daha
sonra Robert College’de karanlık odayla tanışan Bilgili, ABD’de okurken,
fotoğrafçılık eğitimi de aldığını anlatıyor. Kurduğu ve bir buçuk yıl sonra
faaliyete geçecek Fotoğraf Vakfı’yla, fotoğraf sanatına ilişkin tüm unsurları
bir araya getirmeyi planlayan Serdar Bilgili, BJK Başkanı olduğu dönemde
engelliler basketbol takımını kurmuş. Bilgili, ‘Engelleri Kaldıralım’ projesi
için fotoğraf çekerek geçirdiği üç haftayı, “Hayata bakış açımı değiştiren bir
dönem” olarak tanımlıyor.
- Bu projeyi neden kabul
ettiniz?
Bu projeyi kabul etmek değil, sizin bana önermeniz büyük
bir gurur, büyük bir onurdur. Böyle bir projenin içinde yer almak beni herhalde
son dönemde en mutlu eden şeylerden biridir. Hayatımın en hassas, hayata bakış
açımı değiştiren üç-dört haftasını yaşadım bu projeyle. Çok büyük keyif aldım.
Saatlerce bilgisayarın başından kalkamadım. Sizlerle çok kardeş ve gönülden
çalıştık. Dergilerden bu tür talepler alıyorum ama genelde moda çekimleri
oluyor. Ama bu, benim için çok özel bir projeydi ve anlamı büyüktü.
- Daha önce engellilerle herhangi bir çalışmanız
oldu mu?
Beşiktaş’ta yöneticilik ve başkanlık yaptığım dönemde,
Beşiktaş Engelliler Basketbol takımını kurduk ve onu çok iyi yerlere getirdik. O
dönemde takımın kuruluş çalışmalarını Erdem Göksel yapmıştır. Erdem, hayatını
engelli sporuna adamış birisi. Böylece, büyük kulüpler de arkamızdan geldiler ve
kulüplerin engelli sporuna yatırım yapmasını sağladık. Engellilerle çalışmalarım
orada başladı.
Ailenizde engelli var
mı?
Yok.
Fotoğrafçılığa ilginiz nereden
geliyor?
Ben daha ilkokuldayken, Hasan Amca’m bana bir makine
aldı. Onunla çalışmaya başladım, daha sonra Robert College’de Aydın Hoca’mız
vardı; onun sayesinde karanlık odayı öğrendim. Karanlık odada çalışmaya
başladıktan sonra, Robert College’de fotoğraf kulübü başkanlığı yaptım. Temel
bilgileri orada öğrendim. Bu dönemde bir-iki sergi açtık öğrenciler olarak. Daha
sonra da Amerika’da Redlines Üniversitesi’nde işletme okurken, Ansel Adams’ın
başasistanı fotoğraf bölümünde hocalık yapıyordu. Orada da minör olarak
fotoğrafçılık okudum. Esas fotoğrafçılığı da orada öğrendim.
Türkiye’ye döndükten sonra bir sergi yaptım. Amerika’da
yaptığım çalışmaları sergiledim. Ondan sonra da iş hayatı derken
fotoğrafçılıktan koptum. Sonra, bundan 7-8 yıl evvel tekrar karanlık odamı
kurdum. Biraz çalıştım, sonra da tamamen dijitale geçtim. Şu anda hobi olarak,
bazen kendi başıma, bazen de dergiler için fotoğraflar çekiyorum.
Çoğu stüdyo çalışmaları oluyor değil
mi?
Onun da nedeni şu. Ben istediğim gibi fotoğrafçılık
yapamıyorum. Bu biraz Serdar Bilgili olmamdan kaynaklanıyor. Sokaklarda
istediğim gibi fotoğraf çekemiyorum. Stüdyoda çekmek zorunda kalıyorum. Ayrıca
Türkiye’de fotoğraf hâlâ tam sanat olarak görülmüyor. Fotoğrafçılığı biraz daha
geniş kitlelere yayıp, fotoğrafçılığı önemli bir noktaya getirmek amacıyla bu
vakfı kurduk.
Vakfımızın onursal başkanı Ara Güler. Amacımız, tamamen
kamu yararına bir fotoğraf merkezi kurmak. Ve bu merkez, fotoğrafın tüm
unsurlarını kapsayacak:
Galeriler, profesyonel ve amatör stüdyolar, eğitim ve
seminer salonları, laboratuarlar, dijital ve karanlık odalar, fotoğraf
malzemelerinin bulunduğu yerler, yani fotoğrafla ilgili her şeyi kapsayan bir
yer olacak. Dünyada da bunun başka bir örneği yok. Mimarisini de Gökhan
Avcıoğlu’na çizdirdik. Proje ödülü alacak bir mimarisi var ve İstanbul’un
fotoğrafa yönelik sanatsal bir merkezi olacak burası.
Fotoğraf Vakfı’nın kurucuları arasında kimler
var?
Fotoğraf alanında çok değerli insanlar var. Ara Güler
onursal başkanımız. Sayın İsmail Cem var. Fotoğrafa gönül vermiş biridir eski
Dışişleri Bakanı’mız. Rauf Denktaş var. Bunun dışında Okan Bayülgen var, Tamer
Yılmaz var, Beşiktaş Belediye Başkanı İsmail Ünal, Türkiye’de ilk dijital
laboratuarı kuran Zekai Demir var. Onun dışında diğer fotoğrafçı arkadaşlarımız
da bize katılmaya başladılar.
Ne zaman faaliyete geçirmeyi
planlıyorsunuz?
2008’in ortasında Fotoğraf Vakfı’nı açacağız.
Bu vakfın Türkiye’de bir fotoğraf dili oluşmasına
bir katkısı olacak mı?
Amacımız bu. Türk fotoğrafçılığını dünyada önemli bir
noktaya getirmek. Böyle bir merkez otomatik olarak fotoğraf dünyasındaki yerini
alacaktır ve doğal olarak dünyadaki önemli sergileri biz çekmeye başlayacağız.
Amacımız dünya fotoğrafçılığıyla fotoğrafseverleri bir araya getirmek, dünyadaki
önemli sergileri buraya getirmek, fotoğrafçılık eğitimini artırmak.
Bugün artık herkes fotoğraf çekiyor. Cep telefonlarıyla
fotoğraf çekebiliyorsunuz. Ama fotoğraf tekniğini kimse bilmiyor: Diyafram
nedir, karanlık oda nasıldır, kimyasal banyolar, zone sistemi nedir bilinmiyor.
Gerçi bugün her şey otomatikleşti ama sanat fotoğrafı çekmek için bu bilgilere
ihtiyaç var. Bugün sanat dünyasında artık milyon dolarlarla fotoğraflar
satılmaya başladı. Eskiden tablolarla yarışamazdı ama artık 3-5 milyon dolarla
fotoğrafların sergilerde satıldığını biliyoruz.
- ‘Engelleri Kaldıralım’ kampanyası için
yaptığınız çalışmada nasıl bir teknik
kullandınız?
Bu çalışmada esasında fotoğrafçıya çok fazla bir şey
düşmüyor. Fotoğrafçının yapacağı tek şey, burada onları çok yalın bir şekilde
aksettirmektir. Sadece onların doğallıklarını kameraya çok doğal, çok düz
ışıklarla, doğal ortamlarda ve backround’larda yansıtmaktı. Siyah-beyaz veya gri
fonlarda, stüdyo ortamında çektik. Çok yalın fotoğraflardı, amacı da yalın
olmalarıydı zaten. Şunu anlatmamız gerekiyordu: Şu anda Türkiye’de 8.5 milyon
engelli var. Ama ne yazık ki onları sokakta, restoranda, çarşıda göremiyoruz.
Çünkü onların medeni bir şekilde yaşamaları için gerekli altyapıyı maalesef
hazırlamış değiliz.
Hepimiz potansiyel engelliyiz. Hepimiz sokakta yürürken
trafik kazası geçirebiliriz ya da hastalıktan dolayı da engelli olabiliriz. Bu
yüzden, engellilerin medeni bir şekilde ve bizimle aynı ortamlarda yaşaması
gerekir. Hem onlara o ortamı yaratmamız hem de psikolojik olarak kendimizi
hazırlamamız lazım. Bu sergideki amaç bu. İnsanları engellilerle yüz yüze
bırakmak. Son derece hayata bağlı, son derece başarılı, hatta engelli
olmayanlardan çok daha fazla hayata bağlı ve başarılı engelli kardeşlerimizle
tanıştık.
- Ama modellerinizin hiçbiri profesyonel değildi,
hatta büyük bir kısmı hayatlarında ilk kez kamera karşısına geçip poz
verdiler.
Zaten en güzeli de oydu. Hiçbiri poz vermedi. Çok doğal
halleriyle çektik. Yüzlerindeki ifade o andaki ifadeleriydi. Birçoğunda zaten
yüzlerindeki ifade her şeyi anlatıyor. Başta bir şey anlatmaya gerek yok. Mesela
benim, Beşiktaş Engelli Basketbol Takımı’yla farklı bir gönül bağım var.
Onların fotoğraflarına, mesela Yasemin’in fotoğrafına
baktığım zaman akşam evde saatlerce kendime gelemedim. Baktığınızda son derece
yalın fotoğraf olmakla beraber, yüzlerindeki ifade o kadar duygu dolu, o kadar
yoğun ki... Dediğiniz gibi, daha evvelden poz vermemiş olmalarına rağmen, belki
de hayatımda çektiğim en kolay fotoğraflardı. Hiç zorlanmadım. Hepsi son derece
doğal halleriyle kamera karşısına geçti, hiçbirine şöyle poz ver, böyle poz ver
dememe gerek kalmadı.
Sizi en çok zorlayan çekim hangisi
oldu?
Söylemem. Bunun söylemek istemiyorum. Şöyle söyleyeyim,
bazı fotoğrafların olup olmayacağını, fotoğrafları çekerken anlıyordum. Zaten o
anda birden koptuğumu fark etmişsinizdir. O anda deklanşöre saniyede iki kere
basmaya başlıyordum. Hiçbir anı kaçırmak istemiyordum. Kardeşlerim ve
arkadaşlarım o kadar güven içinde kendilerini açtılar ki... Onların da bir amacı
vardı. Onlar da bizlerle birlikte engellerle ilgili toplumu biraz uyarmak,
uyandırmak için üzerlerine düşeni gönülden yaptılar. Bu fotoğrafları çekerken
hem duygulandım hem heyecanlandım. Fotoğraflara baktığınızda benim neler
hissettiğimi herkes görecek zaten.
- Sizin için unutulmaz diyeceğiniz anlar var
mıydı?
Tamamı unutulmazdı. Akaretler’deki binada yaptığımız
çekimden başlayarak, ondan sonra Tamer’in (Yılmaz), Zeynel’in (Abidin)
stüdyosunda yaptığımız çekimler; sonra benim evde fotoğraflarla tek başıma,
akşamları beş-altı saat bilgisayarım önünde kaldığım zamanlar... Gerçekten hepsi
unutulmayacak kadar önemli anılar. Onların hayata bağlılıkları, zekâları,
başarıları, hassasiyetleri, bize olan güvenleri benim üzerime büyük bir
sorumluluk yükledi.
______________________
(989 – 16
Kasım 2006)
|