|
Bazı hayatların sahipleri vardır ki,
yollarını eğilip bükülmeden ve doğduklara hayata ‘küfretmeden’ çizerler. Dünyaya
nerede, nasıl ve kimin çocuğu olarak geldiklerinin önemi yoktur. Konya’nın
Gölyazı Kasabası’ında çobanlık yapan şair Ahmet Aslan da böyle bir hayatın
sahibi. Şanlıurfa’da doğan Aslan, ancak ilkokulu bitirir. Elleri ekmek parası
kazanacak kadar büyüyünce o da babası gibi inşaatlarda çalışır. Fakat okumanın,
şiir yazmanın peşini hiç bırakmaz.
Askerdeki komutanının “Sivilde ne iş
yaparsan yap, ama mutlaka yaz” sözünü aklından çıkarmaz. Kendini bulabileceği bir yer arayıp
durur. 30 yaşına kadar inşaatlarda çalıştıktan sonra aradığı yeri bulur:
Konya’nın bir köyüne göçer. Artık pastoral şiirlerde okuduğu bir çobandır o. Ama
ufak (!) bir farkla; basılı iki şiir kitabı olan, Nazım Hikmet, Pablo Neruda,
Tolstoy, Puşkin, Dickens, Orhan Veli okuyan ve kitaba olan ilgisizliğe tepki
göstermek için hiç üşenmeden Türkiye’nin bir ucundan diğer ucuna yürüyecek bir
şairdir o aynı zamanda!
Yürümeye Şanlıurfa’dan başlayan Aslan’ı,
yolculuğunun üçüncü gününde, Gaziantep’te yakaladık. Tabii ilk soru belliydi:
“Kitaba olan ilgisizliğe dikkat çekmek için yürümek, aklınıza nereden düştü?”
Telefondaki ses heyecanlıydı: “Biz
(çobanlar), Kasım ayının başında tatile gireriz. Nisan ayının başında köylülerle
tekrar anlaşırız. Bu aradaki zamanı evde oturarak geçirmek istemedim.
Harran’a, doğduğum yere gittim. Belediye
Başkanı İbrahim Özyavuz’a ‘Bir çoban bunları yazmış. Öğretmenler öğrencilerine
okutsun. Yörenin çocuklarına bir mesajdır’ diyerek kendimi tanıttım. Ama
Özyavuz, ‘Ben kitap okumayı sevmem. Buna ayıracak bütçemiz yok’ deyince, işte bu
yürüyüşün fikri doğdu. Bizi yönetenler böyleyse ben de ‘Ankara’ya kadar
yürüyeceğim dedim!’”
“İyi ama 900 kilometrelik bir yürüyüş
olacak bu” deyince, şairin bam teline bastığımızı fark ediyoruz: “İnsanlar
çıktıkları yolun uzunluğunu, zorluğunu hesaplarlarsa o yoldan bir şey
anlamazlar. Hayat gittikçe kalınlaşıyor. Ancak okuyarak, atabiliriz üzerimizdeki
ağırlıkları. Yolculuğuma çıkarken ‘Televizyonlar her evi adeta cezaevine
dönüştürdü. Ekranlar aracılığıyla müebbet hapse mahkûm edildik’ dedim. Bu
cümleleri kimilerine tuhaf, acayip hatta saçma geldi! Oysa bence tuhaf olan
bunların farkında olup, hiçbir şey yapmamak!”
Okuyabilmesi için kardeşini kaçırdı
Karşımızdaki bu ‘gür’ ses, konu kendi
kitaplarından bahsetmeye gelince ürkekleşiyor. “Çocukluğumdan beri şiir
yazıyorum. İlk kitabım, ‘Bütün Kuşları Alkışlamaya Gidiyorum’u, üç yıl önce
Cezmi Ersöz’ün desteğiyle çıkarttım. Ersöz’ü tesadüfen buldum. Bir gün
yayınevini aradım. Bana telefonunu verdiler. Aradım, şiirlerimi gönderdim. Sağ
olsun yardımını hiç eksik etmedi. Ve kitabım yayımlandı. İkinci kitabım, ‘İdil’
ise geçen yıl çıktı. Şimdi bir roman yazıyorum. Ama şimdi böyle deyince reklam
yapıyorum sanılır” deyip birden susuyor.
Ve konuyu ‘merkeze’ çekiyor yeniden: “Günde
yaklaşık 40
kilometre yürüyorum. Sabah güneşiyle çıkıp, hava kararana dek
yürüyorum. Yol arkadaşım var; Orhan Veli! O hep elimde. Yani yalnız değilim.
Çantamda ise yolda karşılaştığım kişilerle takas etmek için taşıdığım diğer
dostların kitapları var; Tolstoy, Dostoyevski, Nazım... Henüz yürüyüş ayakkabısı
edinemedim. Ama iki kunduram var. Birini çıkarıp diğerini giydim mi, yorgunluğum
geçiyor.
Dinlenme tesislerinde ve yol üzerindeki
köylerde kalıyorum. Niye yürüyorsun diyenlere ‘Ben değil, kitap yürüyor’
diyorum.” “Peki evdekiler ne diyor bu işe?” dediğimizde ise bir anekdotunu
anlatıyor: “Bir gün memleketten telefon geldi. Arayan babamdı. Kız kardeşime 20
milyar başlık parası verildiğini söyledi. ‘Bırak şu çobanlığı, gel Urfa’ya, iş
kur’ dedi. ‘Yarın geliyorum’ dedim. Gittim, kardeşimi kaçırdım. Konya’ya
getirdim. Şimdi Selçuk Üniversitesi’nde okuyor. 10 çocuk doğuracağına binlerce
çocuğa öğretmenlik yapacak! Yani işin ucunda okumak varsa her şeyi yaparım! Beni
tanıyanlar da bunu bilir.”
Evli ve dört çocuk babası olan Aslan’ın 900
kilometrelik bu yolculuğa cebinde 25 YTL ile çıktığını öğrenince “Diyelim ki
paranız Ankara’ya kadar yetti. Ya dönüş ne olacak?” diyoruz. Önce gülüyor.
Ardından şiir okur gibi cevaplıyor: “İnsana bir tek para yetmezmiş. Cepte 25 var
ama yolda ne dostlar buldum. Bir de eski dost, Orhan Veli var elimde. Kim bilir
onun gibi, biz de bir çukura düşüp bitiririz yolculuğu!”
Yaklaşık 40 gün sonra Ankara’ya ulaşmayı
hedefleyen Aslan’a “‘Bizi yönetenler kitap okumuyorsa, ben başkente yürürüm!’
diyerek bu yola çıktınız. Ankara’ya ulaşınca nereye gideceksiniz?” diyecekken,
şair sözümüzü kesiveriyor. “Ankara’nın nüfusunun yazdığı giriş tabelasına kadar
yürüyeceğim. Yürüyüşüm orada bitecek. Gelene ‘Merhaba’ diyeceğim. Gelmeyenler,
evinde oturup, dizisini seyretsin!” diyor. Ve yine susuyor. Annesinin o doğarken
ölmesine, imkânları el vermediği için tahsil yapamadığına, ‘Sen deli misin be adam, niye onca yolu
elinde kitapla yürüyorsun?’ diyenler olduğuna ‘söylenmeden’ susuyor. Ve sessizliğini doğaçlama bir şiirle
bitiriyor: “Bir yanım ekşimiş hamurlarla ekmek olmaz diyor. Diğeri onu
susturuyor: Ama yetişen buğday
başakları da var!”
__________________
Selin ONGUN
Fotoğraf: DHA
(1052 – 31 Ocak
2008)
|