|
|
|
|
Prof. Dr. Çiğdem Kağıtçıbaşı
|
|
|
|
Hava kurşun gibi ağır… Ankara kaynıyor. Adalet ve Kalkınma
Partisi’ne (AKP) açılan kapatma davasının ardından, Ergenekon davası
kapsamındaki gözaltıların yapılış şekli herkesi şaşırttı. “Kılıçlar çekildi,
hesaplaşma başladı”, “Bakın daha neler olacak”, “Seçkinlerle halk arasında savaş
çıkacak” diyenler televizyon ekranlarında boy gösteriyor. Türbana dolanan
sosyolojik tahliller, gazete sayfalarındaki yerini alıyor. ‘Kamplaşma,
kutuplaşma’ gibi kelimeler dillerden düşmüyor.
Peki, tüm bu olanlar psikolojimizi nasıl etkiliyor?
Türkiye’de sosyal psikolojinin kurucusu ve uluslararası psikoloji dünyasının
önemli isimlerinden Koç Üniversitesi Fen ve Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi
Prof. Dr. Çiğdem Kağıtçıbaşı, sinirlerimiz zıplatan siyasi gündemin arasındaki
‘ince’likleri değerlendirdi.
■ ■
■
■
■
■
■
■
■
■
■
■
■
■
■
■
Tempo: ‘Ergenekonlu,
türbanlı, kapatma davalı’ ‘ağır’ gündem, ruh sağlığımızı nasıl
etkiliyor?
Çiğdem Kağıtçıbaşı: Pek iyi etkilemediği kesin. Bu olayların yaşandığı bir toplum, ne
yazık ki sağlıklı bir toplum değildir.
Tempo: AKP’ye açılan
kapatma davasıyla birlikte, özellikle ‘muhafazakâr demokrat’ cenahta, ‘elitler,
halka karşı’ tezi dillerden düşmüyor. Söyler misiniz, kimdir bu
‘elitler’?
Ç.K.: Sorunuzu cevaplamadan önce, geriye dönük bir parantez açmak gerek.
Türkiye’de, 1975’te bir eğitim şurası toplandı. Ve toplantıda, zorunlu eğitimin
sekiz yıl olması kararı alındı. Fakat o karar, ne yazık ki ancak 28 Şubat
1997’de hayata geçirildi. Onca yıl boyunca siyasi erk, sekiz yıllık zorunlu
eğitim kararını geciktirdi. Neredeyse tüm meselelerimiz, bu ülkenin çocuklarını
yıllarca eğitimsiz bırakan bu zihniyette yatıyor.
Tempo: İşte burada da,
“Laik elitler, statükoyu kaptırmamak için halkı eğitimsiz bıraktı” nakaratı
devreye giriyor.
Ç.K.: Bu
nakaratı söyleyenlere, 1970’lerden itibaren koalisyon hükümetlerindeki dinci ve
tarikatlardan beslenen partilerin, çocukların ilkokul sonrası üç yıllık Kuran
kurslarına gitmesi ve bunu bitirince ortaokul mezunu sayılabilmeleri için
gösterdikleri çabayı hatırlatırım.
Tabii imam hatip okullarının sayısındaki ilk büyük artışın
1974’teki CHP-MSP koalisyonunda yaşandığını da eklerim. Şimdi gelelim sorunuza:
“Kimdir bu elitler?” Türkiye’de eğitim almayanlar, halk; okuyabilenler ve
zenginler ise elit sayıldı. Halbuki eğitim ve zenginlik mutlaka bir arada
gitmez. Diğer yandan, şimdi hem eğitimli hem varlıklı Yeşil sermaye sahibi
kesime bakalım. Onlar neden ‘elitler halka karşı’ tezi içinde görülmüyor?
Tempo: Tam burada Cüneyd
Zapsu’nun, “Türkiye’yi yöneten elit kesim Recep Tayyip Erdoğan’ı kabul edemedi”
sözü bir cevap olabilir mi?
Ç.K.: Hayır. Çoban Sülü’yü (Süleyman
Demirel) kabul edenler, neden Kasımpaşalı Erdoğan’ı kabul etmesin? Tayyip
Erdoğan sürekli, “Ben Kasımpaşa’dan geldim” vurgusunu yapsa da; “Ona tahammül
edemiyorlar, çünkü halktan geldi” savunması yersiz. Bizim siyasi
yöneticilerimizden neredeyse hiçbiri üst düzey, sosyetik kesimden gelmemiştir.
Dolayısıyla Sayın Erdoğan ve yakınındakiler, ‘elit’ dendiğinde, sadece kendileri
gibi düşünmeyenlerden bahsediyorlar.
Komplo teorilerinin nedeni
anomaliler
Tempo: Aslında sözü, söyleşimizin çıkış noktalarından birine
getirdiniz: “Kendileri gibi düşünmemek...”
Geçenlerde, AKP Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat,
“Türbanın kendi yaşam tarzlarıını tehlikeye düşüreceğine inananlar psikiyatra
gitmeli” demişti. Ne diyorsunuz buna?
Ç.K.: Bu
bir demagojidir. Rejimin tehdit altında olduğunu iddia ederek kapatma davası
açan Yargıtay Başsavcısı’nın da mı psikiyatra gitmesi gerek?
Tempo: Ya şu senaryoya ne dersiniz: “Başsavcı, AKP’nin mağdur duruma
düşüp oylarını artırması için dava açtı(!) Bakın, sekreteri de türbanlı zaten!”
Sorumuz şu: Neden her gelişmenin ardından, süreç tamamlanmadan komplo teorileri
havada uçuşuyor? Bir sosyal bilimci olarak sizin pencerenizden neler görünüyor
toplumda?
Ç.K.: Her
şeyin düzgün gittiği bir toplumda, komplo teorilerine ihtiyaç yoktur. Şimdi
burada, ‘her şeyin düzgün, kendi doğal akışında gittiği’ kısmının altını
doldurmamız gerek. Verdiğiniz ‘senaryoda’ türban yer aldığı için, önce türban
hadisesini konuşalım. Bundan 40 yıl önce türban var mıydı? Evet, kadınlar
örtünüyorlardı. Ama bu şekilde değil. Toplumda olan başörtüsüydü, yemeniydi...
Kendi haline bırakılan, ‘dokunulmayan’ bir toplum, 20 yılda böyle değişmez. Bu,
sadece sosyal politikalarla yapılabilir.
Tempo: Yani
‘dönüştürme’ mi?
Ç.K.: Evet, bizde de yapılan budur. Şimdi gelelim işin diğer
yanına. Toplumlarda, sosyolojik
genel bir olgu vardır: İnsanlar yaşlandıkça, ölüme yaklaştıkça dindarlaşırlar.
Yaşlı nüfus, genç nüfusa göre daha dindardır. Ama Türkiye’de gençler daha
dindar. Bu, ‘Dünya Değerler Araştırması’nda saptanmış bir gerçektir. Yani burada
ciddi bir anomali var. Bir diğer anomali ise şu: Türkiye ekonomik bakımdan
gelişiyor, fakat sosyal gelişmesi fevkalade geri kalıyor. Nüfus artıyor, ama
nüfusun kalitesi artamıyor. Bir başka deyişle, para kazanmayı biliyoruz, ama
insan yetiştirmeyi bilmiyoruz. Eğitim fevkalade eksik olduğu için insan
kapasitesi düzeyi problemimiz var.
Tempo: Hocam şimdi kimi akıllara, “Komplo teorileriyle tüm bunların ne
alakası var!” gelecek?
Ç.K.: Çok
alakası var! Az önce saydığım anomalilerin yer almadığı İsviçre gibi bir ülkede,
bizdeki gibi komplo teorileri mevcut mudur? Hayır, çünkü ihtiyaç yoktur. Gündeme
her gün yeni siyasi maddelerin eklendiği ve arka arkaya büyük krizlerin çıktığı
bir ortamda insanlar, “Bunun arkasında acaba ne var?” gibi bir sebep arıyorlar.
Çünkü anomaliler ancak bu şekilde örtülebiliyor. Bu, bir yerde insan
psikolojisidir.
Siyasetçiler sürekli
kızgın
Tempo: Peki topluma sürekli. “Çok kötü şeyler olacak” denerek korku
enjekte edilmesi?
Ç.K.: Ben
de ortamın çok iç açıcı olduğunu düşünmüyorum. Fakat bu ‘korku’ kelimesine
itirazım var.
Tempo: Neden?
Ç.K.: Çünkü korku, içinde düşünceye yer olmayan psikolojik bir olgudur.
Oysa burada doğru kelime ‘endişe’ olmalıdır. Ne yazık ki bu ülke siyasi
anlamda hep istikrarsızlık içinde oldu. Oysa insan sürekli endişe duyarak
yaşayamaz. O nedenle insanlar daha vurdumduymaz ya da bir şekilde apolitize
yaşıyorlar. Diğer taraftan da kötü gidişleri, olumsuzlukları kanıksıyorlar. Bu
durumda, “Ne yapsak şartları değiştiremeyeceğimiz” düşüncesi hâkim oluyor.
Örneğin, “Bizim neyimiz eksik?
Niçin Almanya gibi gelişmiş bir ülke olmayalım?” demiyoruz. Halimizi kabullenip,
“Zaten onlar gibi olamayız”ı içselleştiriyoruz.
Tempo: Ya
siyasetçilerin psikolojileri?
Ç.K.: Kızgınlar, sürekli kızgınlar... Sakin ve mantıkla konuşan
siyasilere hasret kaldı Türkiye. Yapıcı siyaset yapılmaması, topluma çok kötü
yansıyor. Zaten yaşamın her alanında var olan şiddet, siyasilerin kürsü
konuşmalarından görsel medya aracılığıyla evlerin salonlarına kadar giriyor.
Evet, hep aynı şeyleri tekrar ediyoruz. Ama ne yazık ki değişmeyen resim şu:
Siyasi anlaşmazlıkları çözemeyen, ortak çıkarları bulamayan bir yönetim söz
konusu. Ne yazık ki eğitim düzeyi böyle düşük olunca, demokrasi de böyle işliyor
işte!
Tempo: Son
cümleniz nedeniyle her an, “Kendi fildişi kulenizde oturup halka uzak olmakla”
eleştirilebilirsiniz!
Ç.K.: Çalışmalarını saha
araştırmalarına (kırsal-kentsel) dayandıran bir sosyal psikolog olarak, böyle
bir şeyi hiç üstüme alınmam. Vurguladığım şudur: Sadece kişi başına düşen milli
geliri artırmakla gelişmez bir ülke. Suudi Arabistan dünyanın en zengin
ülkelerinden biridir. Ama gelişmiş bir ülke değildir. AB’ye gireceksek, medeni
dünyanın bir parçası olacaksak; bu, sadece gelir artışıyla ve teknolojiyle
olmaz. Bundan da önemli olan, gelirin nasıl dağıldığıdır ki, bu konuda dünyanın
en adaletsiz gelir dağılımına sahip ülkelerindeniz. En başta da kadın-erkek
eşitliğine dayanan, temel insan haklarını ve bunların içinde de özellikle eğitim
hakkını gözeten bir gelişmeyle olur.
Daha medeni olmanın
formülü
Tempo: Tüm olup biteni sadece ‘seçkin-halk savaşı’ olarak
yorumlayanların avukatlığını yaparak soralım o halde: Eve ayakkabıyla girmek bir
medeniyet ölçüsü müdür peki? Hatta daha ileri götürelim: “Başbakan evine
ayakkabıyla mı giriyordur acaba!”
Ç.K.: (Gülüyor) Mesele, Başbakan’ın ayakkabıyla eve girmemesi hadisesi
değildir! Başbakan, evine ayakkabıyla girse daha medeni mi olacağız? Aslında
sağlık açısından, sokaklardaki tozu toprağı hesaba katarsanız, eve ayakkabıyı
çıkarıp girmek iyi bir fikirdir. Bakın, ‘geleneklerin hepsi kötüdür’ diye bir
şey yok. Sosyal gelişme ve modernleşmeyle bütün adet ve alışkanlıkların çöpe
atılması gerekmez. Hatta özellikle çağdaş yaşamla uyumlu olanlar, sosyal ve
psikolojik olarak yararlı olanlar korunmalıdır. İsabetli bir yere geldi konu.
Örneğin, bizim için psikolojik olarak en sağlıklı benlik türü, özerk-ilişkisel
benliktir. ‘Daha medeni olmayı’ da bu formülle sağlayabiliriz.
Tempo:
Nasıl?
Ç.K.: Yani, geleneklerimizin, kültürümüzün temel özelliği olan yakın
ilişkileri ya da ilişkiselliği korumalıyız. Ama bunun yanında, çocuğun ve gencin
özerk olarak yetişmesini de sağlamalıyız. Başka bir deyişle, gençlerden mutlak
doğrulara itaat etmeleri değil, sorgulayan, muhakeme yürüten, kendi kararlarını
kendileri verebilen özerk benlik geliştirmeleri istenmelidir. Bunu sağlayacak
eğitim de çağdaş ve bilimsel temellere dayanan eğitimdir. Burada ortaya çıkan,
ilişkisellikle özerkliğin dengeli bir sentezidir. Bu, hem geleneksel bağımlı ve
dogmatik benlikten hem Batı’nın bireyci ayrık benliğinden farklıdır. Aslında
bunlar oldukça derin konular.
Tempo: Aslında bir
‘derin’ sorun var: Maddi manevi tatmini sağlayan insanlarda dahi sürekli bir
mutsuzluk hali var. Neden memnun olamıyoruz hayatlarımızdan?
Ç.K.: Aslında böyle büyük lafları pek sevmem. Ama şu söze kulak verin:
Bilge kişi kendi mutluluğunun mimarıdır. Eğer mutlu değilseniz, demek ki iyi bir
mimar değilsiniz ya da yeterince bilge değilsiniz.
Tempo: Sizce bizi
yöneten insanlar yeterince mutlular mı?
Ç.K.: Evlerinde anlaşılır mutlu olup olmadıkları.
Ayakkabılarını çıkarıp çıkarmadıklarını bilemediğimiz gibi, bunu da
bilemeyiz!
■ ■
■
■
■
■
■
■
■
■
■
■
■
■
■
■
Sosyal psikoloji
duayeni
Kısa süre
önce Amerikan Psikoloji Kuruluşu Uluslararası Psikoloji Bölümü tarafından her
yıl en başarılı uluslararası psikoloji kitabına verilen, ‘Ursula Gielen Global
Psikoloji Kitabı Ödülü’ne layık görülen Prof. Çiğdem Kağıtçıbaşı, 1200’ün
üzerinde atıf ile en çok atıf yapılan psikolog ve Türk akademisyenlerinin
başında geliyor. Kağıtçıbaşı’nın 28 kitabı, 200’ün üzerinde makalesi
var.
__________________
Selin ONGUN
Fotoğraf: Haydar
ERÇİN
(1060– 27
Mart 2008)
|