|
İşte
Burgas’tayız.
Tarih 24
Mart.
Yarın
İstanbul’a hareket edeceğiz, orada mola var.
Saraybosna’dan
buraya gelirken nerede mi kaldık?
Giysilerimizi
yıkadığımız ve Modern Sanatlar Müzesi’nden Sarma ve Amira ile bir sürü şey
yaptığımız dondurucu bir günün ertesinde Sarayevo’dan yola çıktık. Ama birkaç
saat içinde Bosna’yı bembeyaz bir örtü ile kaplayan kara rağmen, ertesi gün
güneş açtı.
Müzenin şoförü
bizi Tuzla yoluna kadar götürdü ve biz, bronzlaşma umuduyla otostop yapmaya
başladık. Güneş ve kar mucizeler yaratabilir. Güneşlenmemizi yarıda kesen,
Tuzla’ya birkaç kilometre uzaklıkta oturan sempatik bir aile babası oldu. Önce
evine uğradık, arabaya iki kızını aldı ve bizi Sırbistan sınırına kadar götürdü.
50
kilometre fazla yol yaparak (sadece
gidiş).
Sınırda bizi
Belgrad’ın merkezine bırakan bir gençle tanıştık. Belgrad’da Tanja ve Maja ile
randevumuz vardı. Bizi misafir eden Tanja gerçek bir melek. Bize yatağını verdi,
olağanüstü leziz yemekler pişirdi ve ayağı ağrımasına rağmen istediğimiz her
yere götürdü.
Maja çok
yetenekli bir sanatçı. Çok yakında ondan söz edildiğini duyacağız. Yakında size
onun soyadını da yazarım. Böylece yaptıkları hakkında fikir edinebilirsiniz.
(...)
Düşünüyorum da
Belgrad güneydoğudan gelirken nasıl da tehditkârdı: Çimento yığını binalar,
fabrikalar ve gecekondular.
Oradan
ayrılmamız kolay oldu. Meleğimiz, cuma sabahı dağa giden arkadaşlarını ayarladı.
Sofya’ya 200
kilometre uzaklıkta güzel bir dinlenme alanında bıraktılar
bizi. Yerin adı Tito’ydu ve her yerde Tito’nun resimleri
vardı.
Orada ilk
çapkınlarla karşılaştık: Memet ve Ondarsh (isimlerini anladığım gibi yazıyorum).
Bulgaristan sınırına kadar denediler, sonra sınırda indik ve bir sürü insan
fotoğraflarımızı çekti. (...)
Sınırdan, iyi
Almanca konuşan bir gencin otomobiline bindik, bizi Sofya’nın merkezi bir
caddesinde bıraktı.
Askeri
hastaneyi arıyorduk ve kimse nerede olduğunu bilmiyordu. Bir kadın durdu ve bizi
hastaneye kadar götürdü. Orada bir başka Maja karşıladı bizi. Evine götürdü.
Kendimizi koltuklara attık. Bol aromalı bir çay yaptı Maja. Her ne kadar
hastalanmadan çay içmenin garip bir şey olduğuna inansa da.
Akşam, Bulgar
içkisinin çok hoşumuza gittiğini keşfettik: Rakı ve bol
salata.
Ertesi sabah,
İtalyan kültür derneğinden Elena’nın bulduğu, el işleri yapan bir kadın ile
buluştuk. Kadın Silvia’nın elbisesine, elde işlenmiş iki mendil dikti. Ve bize
pita (pide) ikram etti. Bulgarca pita denmiyor galiba, bilmiyorum. Çok
lezzetliydi, sıcacık.
Eve dönüp
dinlendik ve sonra Maja, Vasco, Elena, kocası ve kültür derneğinin müdürü ile
yemeğe çıktık. Tıka basa yedik, müdür sürekli açık saçık şeyler
anlatıyordu.
Ertesi sabah
Maja ve Vasco bizi Burgas yolu üzerinde bir dinlenme yerine bıraktı. Burada çok
beklemeden Burgas’a giden iki kamyona bindik. Benim bindiğim kamyonun şoförü
Evgeni, sadece Bulgarca bildiğinden çok konuşamadık ama diğer şoför Ivo
İtalyanca biliyordu.
Burgas’ta bizi
Polina’nın ailesi bekliyordu. Bizi istasyondan alıp, evlerinin üstündeki stüdyo
daireye yerleştirdiler. Akşam yemekten sonra Polina’nın kız kardeşi Elena benim
gelinliğimi işledi. Silvia’nınkini de işlemeye vakit bulacak mı
acaba?
Bugün, evin
yakınındaki Karadeniz’i görmeye gittim.
Yarın...
İstanbul!!!!!!
P.M.
|