|
İşçi, üzerine sıkılan basınçlı suyun etkisiyle gerilese de bir türlü yere
düşmüyor. Panzerdeki basınçlı su tüfeğinin başındaki polis, anlaşılan duruma
sinirleniyor ki aynı işçinin üzerine bir kez daha sıkıyor suyu. Ama işçi yine
düşmüyor. Bu arada sağ yumruğu havada, “Yaşasın 1 Mayıs” diye bağırıyor. Derken
ortalık biraz durulur gibi oluyor.
Ancak ‘mola’ kısa sürüyor. Panzer, işçilerin üzerine bu kez boyalı ve
basınçlı su sıkmaya başlıyor. Aynı işçi bu kez sendeliyor ve ilk salvoda yere
kapaklanıyor; ancak kendisini hemen toparlıyor ve sağ kolunu yine havaya
kaldırıp aynı sloganı tekrarlıyor: “Yaşasın 1 Mayıs.” Benzer sahneler gün boyu
tekrarlanıyor.
Basınçlı suyun yanında bol bol da gaz yiyor işçi. Bir ara fenalaşıyor,
gaz gözünü, yüzünü yakıyor; ama o, kendisini toparlar toparlamaz yine fırlıyor
dışarıya ve sağ kolunu kaldırıp sloganını sürdürüyor: “Yaşasın 1 Mayıs.” Ne
panzer, ne cop, ne de gaz bombaları kararlı işçiyi yıldırabiliyor. İşçi, günün
sonunda TV kameraları sayesinde 1 Mayıs’ın sembollerinden biri haline
geliyor.
Mülkiyeli işçi
İşçinin adı Ali Rıza Küçükosmanoğlu ve onu tarif etmek için ‘işçi’nin
daha ötesinde bir tanım gerekiyor. Küçükosmanoğlu, şu anki titri itibariyle
DİSK’e (Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu) bağlı Nakliyat-İş Sendikası
Genel Başkanı. Ayrıca DİSK Yönetim Kurulu Üyesi ve Örgütlenme Dairesi Başkanı
olarak da görev yapıyor. Yani o, kelimenin tam anlamıyla bir işçi lideri. Ankara
Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunu.
Sümerbank bursuyla okuduğu için birkaç aylık memuriyet deneyimi dışında
hayatı boyunca hep işçi olarak kalmış, sendikal faaliyetlerde bulunmuş.
Dolayısıyla, hayat öyküsü itibariyle de 1 Mayıs günü DİSK Genel Merkezi’nin
kapısında direnişin sembolü haline gelmesi hiç şaşırtırcı değil.
1959 Osmaniye doğumlu Küçükosmanoğlu. Eski bir köy enstitüsü olan Düziçi
Öğretmen Lisesi’ni bitirdikten sonra, 1977’de Ankara’ya siyasal bilgiler okumaya
gidiyor ve Mülkiyeli oluyor. Babası öğretmen. Altı kardeşi var. Okumak pahalı
iş. Bu yüzden 1979’da metal iş kolunda işçi olarak çalışmaya başlıyor.
Küçükosmanoğlu, o günleri anlatırken bir de, “Tabii serde devrimcilik de
var. Ben de işçilerin ‘aydın’laşması için ‘aydın’ların işçileşmesi gerektiğine
inanıyorum. Biraz da bu yüzden para kazanmak için yolumu işçilik olarak
belirledim” diyor.
Fakat genç devrimci işçimiz, çok geçmeden Bağımsız Metal İş adlı
sendikanın kurucu genel başkanlığı da dâhil olmak üzere sendikal faaliyetlere
başlıyor. Bu arada işçilik de sürüyor ve 1980’de sağ elinin başparmağını
makineye kaptırıyor. Ardından 1980 darbesi geliyor ve sendikal faaliyetler
sekteye uğruyor; ama Küçükosmanoğlu işçilikten vazgeçmiyor.
1983’te Mülkiye’yi bitiriyor; Sümerbank’ta birkaç ay memuriyetin ardından
yine ‘sınıf mücadelesi’ne dönüyor. Hatta bu kez torna tesviye öğrenmeye
çalışıyor ve kalifiye işçi haline gelmeye uğraşıyor. 1985’te polis baskısı
yüzünden İstanbul’a geliyor.
Tekstil iş koluna geçiyor, Türk-İş’e bağlı TEKSİF adlı sendikada
çalışıyor. Fakat sendikal faaliyet belalı bir iş olduğu için, burada tutunamıyor
ve nakliye ambarlarında çalışmaya başlıyor. Türk-İş’e bağlı TÜMTİS’te görev
alıyor. 1992’de buradan da ayrılıyor ve 1993’te DİSK’e bağlı Nakliyat-İş’e üye
oluyor. 1995’te bu sendikanın genel başkanlığına seçiliyor ve o gün bugündür
görevini aralıksız sürdürüyor.
Oğlunun adı Fidel
Küçükosmanoğlu, buraya kısaltarak alıntıladığımız mücadeleli hayat
öyküsünü net ve abartısız ifadelerle anlatıyor. Küçükosmanoğlu, ailesinin kendi
hayat görüşüne yakın olduğunu söylüyor ve öğretmen olan eşinin de 1 Mayıs’a
katıldığını anlatıyor. Küçükosmanoğlu, çocuklarının bu tür olaylarda yer alması
konusunda son derece net: “İsterim tabii 1 Mayıs’a katılmalarını” diyor. Zaten,
beş yaşındaki oğlu Mehmet Fidel, “Seneye gelip sana vuranları ben döveceğim”
diyormuş. 14 yaşındaki kızı Fatma Şirin ise 1 Mayıs’a katılacakmış; ama
matematik sınavı çıkmış.
“Seneye kesin Taksim’deyiz”
Söz, haliyle dönüp yine 1 Mayıs 2008’e geliyor. O gün niye bu kadar
‘inatçı’ davrandığını soruyoruz. Cevap: “Sendikacılara artık çok daha büyük
görevler düşüyor. İşçiler geçmişteki bazı hatalar yüzünden sendikalara olan
güvenlerini kaybetmiş durumdalar. Siz bunu soruyorsunuz, bazı tanıdıklar da
soruyor inanır mısınız! Koca yönetim kurulu üyesinin ne işi varmış kapının
önünde...
Masamda otursam daha iyi yani... Tabii ki oturmadım. Oturmayacağım da.
Çünkü ortaya bir direniş koyulması gerekiyordu. Polisin bizi burada teslim
almaması gerekiyordu.” Evet, özetle bunları söylüyor Küçükosmanoğlu. Sonra
dayanamayıp ekliyor: “Ama bir şey daha söyleyeyim, aslında ilk basınçlı su ile
birlikte içimde bir öfke büyüdü.
Panzer, suyu bastıkça inadım tuttu, ‘düşmeyeceğim’ dedim, en azından
ilkinde yere düşmedim. Bir direniş sergilemem gerekiyordu orada. Zaten ilk
saldırıyı atlattıktan sonra öyle bir hale geldim ki, ‘Ölümden öte yol yok. Ölsem
de kalsam da bu kapıdan sökemeyecekler beni’ demeye başladım. Nitekim
sökemediler de...”
Küçükosmanoğlu, gösterdiği direnişin semeresini ise, “Tanıdık tanımadık
herkes gelip elimi sıkmaya başladı. Televizyonda görüp yolda tanıyanlar bile
yanıma yanaşıp, ‘Helal sana, düşmedin yere’ diyorlar birkaç gündür” diye
anlatıyor. Ayrıca bu tebrikler ve 2008’de yaşananlar sayesinde, 2009’a daha
umutlu baktığını da ifade ediyor ve “Seneye kesin Taksim’deyiz” diyor.
__________________
Enis TAYMAN
Fotoğraf: Hürriyet
Arşiv
(1066 – 8
Mayıs 2008)
|