Tempo Online
Toplum Politika Ekonomi Dünya Sağlık Kültür Yaşam Spor Astroloji
KÖŞE YAZARLARI
Oruca Ara
''Neticede ölmedim''

Behiç Aşçı, 293 günlük ölüm orucuna ocakta ara verdi, şimdi iyileşiyor. Ama eyleme ara vermesinde Veli Küçük'ün rolü olduğu iddilarına canı sıkılıyor

Behiç Aşçı
Behiç Aşçı

Avukat Behiç Aşçı ile tanıştığımda ölüm orucu eyleminin 236’ncı günündeydi. 5 Nisan 2006’dan beri, günde iki B1 vitamini, suya karıştırılmış iki çay kaşığı tuz, açık ve az şekerli çay ile birlikte su içiyordu. Kilosu 50’ydi. Ayakta durmakta zorlanıyordu. Sonraki süreçte, 22 Ocak 2007’de, eyleminin 293’üncü gününde ölüm orucunu bırakana dek, Tempo Dergisi’nde Aşçı’nın sağlık durumu ve cezaevlerindeki tecritle ilgili haberler yaptım.

 

Ölüm orucunu bıraktığında 48 kiloydu. Yürüyemiyordu. Konuşmakta zorluk çekiyordu. Görme kaybı vardı. İç organları iflas etmek üzereydi. Bir brandaya yatırılarak İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi’ne kaldırılmıştı. Orada iki ay kaldı. Önce serum, sonra sıvı mamalarla beslendi. Uzun süre yürüyemedi. Kelimeleri arayıp bularak konuşabildi. Ama en azından hayattaydı. 2000’den beri, ölüm orucu ve cezaevi operasyonları yüzünden 122 insan ölmüştü bu uğurda. 600 civarında insan Wernicke Korsakoff da dâhil çeşitli hastalıklara yakalanmıştı. Sonunda Adalet Bakanlığı, cezaevlerindekilere haftada 10 saat ‘sohbet’ olanağı tanımıştı.

 

Aşçı, nekahet döneminin ardından ayağa kalktı ve Halkın Hukuk Bürosu adlı avukatlık firmasındaki görevinin başına döndü. Dahası 15 Temmuz’da, İstanbul Barosu seçimlerine katılacak Çağdaş Avukatlar Grubu’nun adayı olabilmek için ön seçime bile girdi. Hayat, Behiç Aşçı için de devam ediyordu. Peki, gerçekte durumu nasıldı?

 

Bunu öğrenmek için randevulaştık. Tam saatinde geldi. Son gördüğümde duvara yaslanmış, yatağında bir avuç kalmış haliyle yatan Aşçı, şimdi karşımda ayakta duruyordu. Hatta küçük bir göbeği bile vardı artık. İyiydi yani. Ya da en azından ilk anda öyle görünüyordu. Gerçek biraz daha farklıydı ama. Hâlâ bebek adımları atıyordu. Çünkü ayak kaslarındaki sorunlar sürüyor, yürürken de denge sorunları yaşıyordu. Dahası ayak sinirleri tam olarak işlevine kavuşmamıştı. Ama kilosu 81’e kadar çıkmıştı. Doktorları, iç organlarda kalıcı hasar ihtimalinin düşük olduğu konusunda hemfikirdi.

 

Hafızayla ilgili problem ise sürmekteydi. Gerçi o, “Benim hafızam eskiden de zayıftı” diyor ve durumunu iyi buluyordu. “Altı ay önce ayağımı kesseler hissetmezdim. Zaten en geç kaslar ve sinir sistemi iyileşirmiş. Sanırım bir seneye kalmaz ayaklarım da düzelir” cümleleri de bunun kanıtıydı.

 

Aşçı ile bir kafeteryada oturduk. İçinde acı olmamak kaydıyla her türlü yemeği yiyebiliyordu artık. Ama birlikte yemek yemedik. Meyve suyu içti. İlk sorum, “Hayatta kalmaktan dolayı memnun musunuz?” oldu. Son görüşümde öleyazan birine göre, cevap beklediğim gibi değildi: “Hiç düşünmedim. Ama Adalet Bakanlığı tecridi kabul etti. Bu olumlu.” “Ama hayat” diyecek oldum; Aşçı, bu kez, “Yaşıyor olduğuma seviniyorum. Bağımsızlık mücadelesinin içindeyim. Uzun yaşamak, uzun mücadele demektir” diye cevap verdi. O hâlâ bir devrimciydi. Ona göre basitti mesele. Ama bir insan niye ölmeye yatardı ki?

 

“Bu, hedef ve ideallerle ilgili. Ülkede yaşananların, işkencenin, açlığın, baskının farkındaysanız, bir şeyler yapmanız gerektiğini hissediyorsunuz. Ama ben de defalarca yaşadım içimde ölümü. Açlık gibi zamana yayılmış ölümde tekrar tekrar hesaplaşıyorsunuz. Yani, ‘Oturdum ölümle hesaplaştım, yendim ölümü’ diye bir şey yok. Tabii ki ölümden korkuyorum. 250’li günlerde çok ağrılı bir dönem geçirdim. Kas yok, yağ yok. ‘Ölsem daha iyi’ diyordum. Neticede ölmedim.”

 

Küçük ile ilgili iddialar

 

Konu gazetelerde çıkan bir habere geldi bu kez; iddialara göre emekli General Veli Küçük, Aşçı’nın ölüm orucunu bitirmesinde etkili olmuştu. Aşçı, ilgili sorumuzu müstehzi bir ifade ile yanıtladı: “Bence onun için de kırıcı bir iddia bu. Ama belki Adalet Bakanı’nı ikna etmiş olabilir. Onu bilemiyorum.”

 

Evet, neticede Behiç Aşçı ölmemişti. İyi ki de ölmemişti. Ama bunun galiba pek önemi yoktu onun için. Ne de olsa bir dava adamıydı Behiç Aşçı. Belki bu yüzden karşısında kendimi kıytırık bir hedonist gibi hissettim röportaj boyunca. Hatta o, kibar biçimde benim hayat, kuşlar, çimenler ve hatta “Nekahet sonrası ilk ne yediniz?” üzerine kurulu sorularım karşısında bile konuyu kibarca F tipi cezaevlerinde halen süren baskı ve tecride getirmeye uğraştı.

 

Tekirdağ’da baskı büyüktü. Bolu ve Sincan’da da sorunlar vardı. Ama Kırıklar F Tipi’nde durum nispeten iyiydi. Ben ona ‘onu’ sorarken, o ‘başkalarını’ anlattı sürekli. Neticede sınırlı vakit çabuk geçti. Kalkması gerekiyordu. Beraberce kalktık. Aklımda son bir soru daha vardı: “Bir daha ölüm orucu yok değil mi?” Cevap temmuz sıcağında üşüttü: “Olabilir. Zaten ölüm oruçlarına ara verilmiş durumda. Bitirilmiş değil. Bir yıl, iki yıl sonra ölüm orucu yeniden başlayabilir. O zaman da bunun tek sorumlusu bakandır.”

                                              __________________

Enis TAYMAN

Fotoğraf: Serkan ŞENTÜRK

 

(1077 – 24 Temmuz  2008)

26.07.08

[ BİZE ULAŞIN | İŞ FIRSATLARI | KÜNYE ]
© Bu site, Doğan Burda Dergi Yayıncılık ve Pazarlama A.Ş. tarafından T.C. yasalarına uygun olarak yayınlanmaktadır.
Sitenin isim ve yayın hakları Doğan Burda Dergi Yayıncılık ve Pazarlama A.Ş.'ye aittir. Sitede yayınlanan yazı, fotoğraf, harita, illüstrasyon ve konuların her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilerek dahi alıntı yapılamaz.