|
Gürcistan ile Rusya arasında Güney Osetya yüzünden patlak veren savaş,
Türkiye’nin Kafkas hattını tetikledi. İlk merminin patlamasının üzerinden 24
saat geçmeden, Türkiye’den 150 savaşçı, Abhazya ve Osetya’ya ulaştı. İstanbul,
Sakarya, Düzce, Bilecik, Bursa, Eskişehir, Kayseri ve Hatay’dan binlerce genç,
gönüllü yazıldı. Ateşkesle birlikte tansiyon düştü. Ancak 500’ü hazır kıta olmak
üzere üç bin savaşçı tetikte bekliyor. Tempo, 1992’de Abhazya’da savaşan ve her
an cepheye gitmeye hazır olan Türklerle
konuştu
Abhaz güçlerinin başkent Sohum’u yeniden ele geçirmek için başlattığı son
taarruz bütün şiddetiyle sürerken, Alper gökyüzünden gelen ve giderek yaklaşan
bir ıslık sesiyle irkildi. Başını ıslığın geldiği yöne doğru kaldırdığında artık
çok geçti. Gürcü mevzilerinden fırlatılan bir havan mermisinin üzerine doğru
geldiğini fark etti. 81 milimetrelik havan, Alper’in iki metre uzağına düştü.
Havanın düştüğü yer bir şemsiye gibi açılırken, Alper üzerine gelen toz
bulutuyla birlikte göğe yükseldi. Havan mermisinin Alper’in yakınına düşmesi
aslında hayatını kurtarmıştı. Patlamanın basıncıyla havaya fırlayan Alper’in
sadece bacakları parçalanmıştı.
Biraz ilerideki mevzide çarpışan ‘Türkiyeli General’in durumu ise hiç de
iç açıcı değildi. Burnundan fışkıran kan yüzünden gözünün önünü göremeyen
Türkiyeli General, kopan sol el başparmağına uzanmaya çalışıyordu. Parmağı
alamadı, çünkü sağ eli de parçalanmıştı. Ayağa kalkmaya çalışıyor, ama
başaramıyordu.
Ateş hattını geçmeyi başaran savaşçılar, bir battaniye bulup Türkiyeli
General’i üzerine yatırdılar. Üniformasını boydan boya kestiler. Patlama
sırasında 49 şarapnel parçası isabet eden Türkiyeli General’in her yerinden kan
fışkırmaya başladı. Cephe gerisindeki sahra hastanesine yetiştirilen Türkiyeli
General, 11 kez ameliyat edildi. Bacaklarından kopup giden etlerin yerine,
kalçasından alınan parçalarla dolgu yapıldı. 26 gün yoğun bakımda
kaldı.
Gebze BElediyesi'nden cepheye
Öldüğü sanılırken, 55 gün sonra yeniden ayağa kalkıp cepheye dönen bu
komutan, Gebze Belediyesi’nin memurlarından Şendoğan Kayıt’tan başkası değildi.
Şendoğan Kayıt, 1992 yılında, emekliliğine bir yıl kala gittiği Abhazya’da savaş
patlak verince cepheye koştu. Fakat savaşın beşinci günü Sohum düştü. Sivillerin
tahliye edildiği Rus gemisiyle Türkiye’ye döndü. Belediyedeki görevinden istifa
edip, 10 gün sonra 38 kişiyle birlikte yeniden Abhazya’ya gitti.
Generalliğe kadar yükselen Kayıt, Abhazya’nın bağımsızlığı için savaştı.
Savaşın bitiminde ise, Türkiye’den giden savaşçılar arasında ‘ulusal kahramanlık
madalyasıyla’ ödüllendirilen tek kişiydi. Barış görüşmelerinde de yer alan
Kayıt, daha sonra Abhazya’nın kurucu meclisinde parlamenter oldu.
Kafkaslar’da savaşan Türkiyeli savaşçıların peşine düştüğümüzde,
görüştüğümüz bütün kaynaklar bize Şendoğan Kayıt ismini verdi. Düzce’ye
ulaştığımızda, Kayıt, yeniden cepheye gitmek için yola çıkmak üzereydi. Gözünü
televizyondan, cep telefonunu kulağından ayırmayan Kayıt, aldığı son haberler
üzerine gidişini erteledi. Kayıt’ı sevince boğan haber, Kodor Vadisi’nden
geliyordu.
Telefonda Abhazca konuşan kişi, vadinin tamamını aldıklarını, Sıvanlar’ın
yaşadığı tepeye bayrağı diktiklerini söylüyordu. 2001 yılında operasyon
düzenlediği bu bölgenin ele geçirilmiş olmasına seviniyor, Abhazya’nın doğal
sınırlarına şimdi ulaştığını söylüyordu. Eşi ve çocuğu tatil için Abhazya’da
bulunan Kayıt, bir ay sonra yola çıkacak. Bu sefer savaşa değil, Abhazya
Cumhuriyeti’nin bağımsızlığının 15’inci yıldönümü törenlerine katılacak.
Kum kosteriyle çıkarma
Konu, Türkiye’den giden savaşçılara geldiğinde, Kayıt pek konuşmak
istemiyor. “Türkiye’nin Kıbrıs’a yaptığı gibi, biz de Abhazya’ya barış harekâtı
yaptık, döndük” diyor.
Silah arkadaşlarından Alper Kobaş, başlıyor anlatmaya. Yıldız Teknik
Üniversitesi Elektronik Haberleşme Mühendisliği son sınıf öğrencisi iken,
ailesine bile haber vermeden savaşa giden Kobaş, Gagre hariç bütün cephelerde
savaşmış. Havan saldırısında bacakları parçalanan Kobaş, kum kosteriyle
yaptıkları çıkarmayı anlatıyor. 283 kişinin katıldığı çıkarmada çok sayıda
zayiat verilmiş ama koridor açılarak içerilere doğru girilmiş. Bu çarpışmayı TRT
Ankara Radyosu, “Abhaz güçleri denizden çıkarma yaptı, üç koldan Sohum’a doğru
ilerliyorlar” diye duyurmuş.
Bugün özel sektörde kalite kontrol sistem sorumlusu olarak çalışan Kobaş,
savaşa giderek büyükbabasının vasiyetini yerine getirdiğini düşünüyor, cepheye
gitmek için yine hazır olduğunu söylüyor.
Söz tekrar Kayıt’a geçiyor. Kayıt, başından vurulduğu anı anlatıyor:
“Grad füzeleri atılıyor bize. Yanımdaki çocuk bir anda parçalandı, sol kolu
kafamın üzerinden geçti. O sırada sıcak diye miğferi çıkarıp yere çökerken
Grad’ı yedik. Kafam önümü eğik. Ersin Ağabey ayakta, ayaklarını görüyorum.
Çantamdaki sargı beziyle Ersin Ağabey’den kafamı sarmasını istiyorum.
O da şoka girmiş, ‘Ya ne saracağım, kafan paramparça olmuş’ diyor. ‘Sar’
diye ısrar ediyorum. ‘Vallahi kafan paramparça’ diyor! Vurdum aşağıdan, kendine
geldi. Toparlanınca sardı kafamı. Kendisi de sol kasıktan yemiş. Onu da sardık.
Kafamda kalan şarapnel parçasının birini Gebze’de çıkardılar. Görme bozukluğu
oluştu. Fakat geceleri 30
metre ileride siyah telle yapılmış bubi tuzaklarını bile
görür oldum.”
Yedinci ayda Stinger füzeleri geldi
‘Batalyon’ denilen 550 kişilik gruplara komutanlık yapan Kayıt, ilk
başlarda tıbbi ve askeri lojistik anlamda büyük zorluklar çektiklerini
anlatıyor. Askerler yaralandığında yardım gelene kadar acı çekmemeleri için ya
da acısız ölmeleri için her defasında 350-400 adet morfin dağıttığını söylüyor.
Giydikleri üniformaları ise, Türkiye’den getirdiği kot pantolonlar karşılığında
Rus birliklerinden sağlamış. Amerikan kot pantolonları yasak olduğundan, o
zamanlar çok değerliymiş. Yokluk nedeniyle esir almak da yasakmış. Esir
aldığında, “Türkiyeli komutan yine ‘misafir’ getiriyor” diye dalga geçerlermiş.
Bir gün bir tank ve 12 esir almışlar. Bir asker, yerde yatan askerleri
taramış, beşi ölmüş. Neden yaptığını sorunca, “Bak şimdi ekmek, su istemiyorlar”
yanıtını almış.
60 Kalaşnikof ile savaşa başladıklarını anlatan Kayıt, bütün silahları
Gürcülerden temin ettiklerini söylüyor. İlk başta hareket etmeyen bir tankları
olduğunu, arada bir çalıştırıp sesini Gürcülere duyurduklarını gülerek anlatan
Kayıt, “Savaş bitene kadar toplam 105 tank ele geçirdik” diyor.
Ancak savaşın yedinci ayından itibaren Stinger füzeleri edindiklerini,
daha sonra da üstünlüğün kendilerine geçtiğini ifade ediyor. Çok sayıda uçak ve
helikopter düşürdükleri ısıya duyarlı güdümlü füzelerin hangi kanaldan geldiğini
açıklamak istemiyor. Düşürülen uçakların fotoğraflarını gösterirken,
“Türkiye’den bir çakı bile gelmedi” diye sitem ediyor. Daha sonra bol miktarda
Grad füzeleri de edinmişler. Gagre ve Sohum’u geri aldıktan sonra savaş
Abhazların lehine dönmüş.
OMON birliklerinden eğitim aldık
Türkiyeli savaşçılardan bir diğeri Ali Akba. Şu anda turizmcilik yapan
Akba, savaşa gittiğinde 22 yaşındaymış. Üsküdar’da görüştüğümüz Akba,
Türkiye’den uçakla Soçi’ye, oradan da deniz yoluyla Abhazya’ya geçmiş. Tabii
seyahat bu kadar basit olmamış. Silahı alıp hemen cepheye gitmemiş.
Rusların özel OMON Birlikleri tarafından 45 gün süren bir eğitime tabi
tutulmuş. Bir çeşit özel tim gibi yetiştirilmiş. Ardından cephelere gitmiş.
Tkorçal, Oçamçıra, Yukarı Yeşira, Aşağı Yeşira, Gumısta ve Şrom cephelerinde
çarpışmış. Yaralanmış ama iyileşmiş. Savaş bittikten sonra altı yıl daha
Abhazya’da kalmış.
İstanbul’da öğretmenlik yapan, adını vermek istemeyen başka bir savaşçı
ise Gagra, Şrom, Godor, Oçamçıra başta olmak üzere bütün cephelerde savaşmış.
1992 savaşında olduğu gibi bugün de hayatını adamaktan çekinmeyeceğini söylüyor.
1992’de savaşa götürmek için üç-beş kişiyi zor bulduklarını ancak bugün bin, iki
bin kişinin rahatlıkla sokağa döküleceğini söylüyor.
Son günlerde cepheye gidenleri yakından takip ettiğini ve görüşmelerinin
devam ettiğini belirten isimsiz savaşçı, Osetya’ya Muş tarafından gidenlerin
olduğunu söylüyor. Son saldırının ardından Abhazya’dan Osetya’ya bin kişi
gitmiş, bunların yüzde 80’i 1992 savaşına katılmış. Abhazya’dan Osetya’ya yardım
etmek fiziki olarak zor olsa da, helikopterlerin olduğunu, artık dağların
kolayca aşılabildiğini söylüyor.
1992 savaşına katılan ve sayıları 120 ile 300 arasında değişen
savaşçıların hikâyeleri aslında ortak. Geçmişle bugün arasında değişen tek şey
rakamlar. Savaşçılarla görüşmelerimiz sürerken, Kafkas dernekleri, kapılarını
zorlayan genç gönüllüleri sakinleştirmekle uğraşıyor.
Uzayıp giden gönüllü listelerindeki savaşçı sayısı yüzlerle değil, artık
binlerle ifade ediliyor. Uzak şehirlerde olup da savaşa gitmek isteyenler,
internet üzerinden ev adreslerini ve kimlik bilgilerini yolluyorlarmış.
Yetkililerle görüşerek kesin rakamı öğrenmeye çalışıyoruz. Gönüllü rakamlarını
binlerle ifade ediyorlar.
Deneyimli savaşçı Şendoğan Kayıt ise, Abhazların yoğun olarak yaşadığı
İstanbul, Sakarya, Düzce, Bilecik, Bursa, Eskişehir, Kayseri ve Hatay’daki
gönüllü sayasını 3 bin olarak veriyor. Kayıt, en az 500 kişilik bir hazır
kıtanın yarın yola çıkacak şekilde beklediğini söylüyor.
Kafkas-Abhazya Dayanışma Komitesi Başkanı İrfan Argun’un tahminine göre,
savaş başlar başlamaz yola çıkanların sayısı yüzün üzerinde. Bu kişilerin ilk
önce Osetya’ya gitmek için yola çıktığını belirten Argun, gerçek rakamın
önümüzdeki günlerde belli olacağını söylüyor.
Osetyalıları çatısı altında toplayan Alan Kültür ve Yardım Vakfı Başkanı
Remzi Gür ise daha temkinli. Türkiye’den Güney Osetya’ya savaşmaya gidenlerin
olmadığını, orada ihtiyaç da bulunmadığını söylüyor. Gitmiş olanlar varsa,
bunları da ‘ferdi girişler’ olarak niteliyor. Osetlerin temkinli davranışına
karşılık, savaş gönüllüsü Abhaz gençleri, objektiflerimize poz vermekten
çekinmiyor, “Düğüne gider gibi savaşa gideceğiz” diyorlar.
Cepheye gitmek isteyen gönüllü gençlerden 31 yaşındaki Ferda Atarba, 1992
savaşı sırasında 14 yaşında olduğunu, savaşa gidemediği için çok üzüldüğünü
söylüyor. “O şerefe nail olamadığım için üzülüyorum” diyen Atarba, gerektiğinde
savaşa gitmek için hazır olduğunu belirtiyor. 31 yaşındaki Suat Sazba, 1992’deki
savaşın kendisini uyandırdığını söylüyor.
15 yıl içinde davayı ve ülkelerini daha çok benimsediklerini anlatan
Sazba, bir vatanının bağımsızlığı için mücadele etmenin gurur verici bir şey
olduğunu söylüyor. 28 yaşındaki Ersen Buluşan, gerektiğinde hiç düşünmeden
gideceğini, bunun için hazırlık bile yapmaya gerek olmadığını söylüyor.
27 yaşındaki Yavuz Azınba, yüzyıllardır adı belli bir vatanlarının
olduğunu, bunu korumak için ne gerekiyorsa yapacağını belirtiyor. 38 yaşındaki
Şamil Yaşba ve 34 yaşındaki Yener Asugba ise bir savaş durumunda 3 bin olarak
ifade edilen savaşçı sayısını az buluyor. Tahminlerin çok üstünde bir insan
kitlesinin cepheye koşacağını söylüyor.
Gönüllüler arasında kadınlar da var. Hemşirelik yapan Noyan, Gogua,
Tamara öğrenci Kutarba ve iç mimar Ülkü Aşıpha, uzaktaki vatanları için
ellerinden geleni yapmaya hazır olduklarını söylüyor. Kafkas-Abhazya Dayanışma Komitesi üyesi
Tayfun Aşba ise, gece gündüz demeden, gözünü internetten ayırmadan, kulağından
telefonu düşürmeden savaşa gitmek için başvuruda bulunan gönüllülerle
ilgileniyor. Aşba’nın telefonu neredeyse hiç susmuyor. Arayanlar, savaşa
giderken kendilerinin unutulmaması için hatırlatmada bulunuyor.
Hiç
şüphesiz Kafkasyalıların en büyük özelliği, savaşı bilen insanlar olması.
1992’den itibaren Abhazya, G. Osetya ve Çeçenistan’da bu özelliklerini
sergilediler. Şimdi de 350 bin nüfuslu ülkelerini korumak için 500 bin Abhaz
tetikte bekliyor.
■ ■
■
■
■
■
■
■
■
■
■
■
■
■
■
■
İlk kurban Seba'nın yeğine
1992 savaşında Abhazya’ya giden Türkiyeli savaşçılardan Efgan Çağlı,
Bahadır Özbur, Hanefi Aslan, Vedat Akar, Zafer Alış Argun hayatını kaybetti. İlk
kurban Çağlı, Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) İstanbul Bölge
Müdürlüğü görevinde bulunan, Beşiktaş’ın eski başkanlarından Süleyman Seba’nın
öz yeğeni. Abhazya yönetimi, Çağlı’nın orada defnedilmesini istemiş, ancak
ailesinin ısrarı üzerine Sakarya’ya getirilmiş. Çağlı, Seba’nın da katıldığı
törenle Soğuksu Köyü’ne defnedilmişti. Kardeşinin annesinden gizli savaşa
gidişini anlatırken gözleri dolan ağabeyi Hakan Çağlı, “Keşke oraya gömülseydi”
diyor.
''Eteklerimiz erkeklere verip cepheye
gittik''
Türkiye’den giden savaşçılar, kahramanlıklarının yanı sıra korkulu
rüyalarını da anlatmaya başlıyorlar. Savaşçılar, en çok Gürcülerin ‘Sniper’
kızlarından korktuklarını itiraf ediyor. Tetik tertibatı oldukça hafif olan bu
ölümcül silahlar, Gürcü cephesinde genellikle kadınlar tarafından kullanıyormuş.
2 bin 500, 3 bin metreden attıklarını vuruyorlarmış. Şendoğan Kayıt, “Bizi
Gürcülerin Sniper kızları yaktı” diyor. Fakat çok geçmeden Türk kızları yetişmiş
imdada.
Cepheye giden ilk kadın savaşçı Birgül Açua Çuaz. O günlerde bir
yayınevinde editörlük yapan Çuaz, Abhazya’ya savaşmaya giden ve aralarında
kuzeni Soner’in de olduğu gençlerin hikâyesini araştırmak üzere yola çıkmış.
Aynı zamanda gazetecilik yapan Çuaz, bir süre sonra mesleği bırakıp savaşçı
olmuş. Çuaz’ın da Abhaz olduğunu sonradan öğrenmiş cephedekiler. Kadın ve erkek
savaşçılar, Çuaz’ın askeri kamuflajı, ayağında çizmesi, sırtında tüfeğiyle bütün
cephelerde savaştığını anlatıyor. Çuaz, 1999’da beyin kanaması sonucu Moskova’da
hayatını kaybetmiş.
Birgül Açua Çuaz’dan sonra Elif Yar, Figen Yar, Zeliha Demirel, Ayşegül
Aşoğlu ve Yeşim İlkuçar, ailelerinden gizlice cepheye gitmiş. Gürcülerin
‘Sniper’ kızları karşısında fena halde sinen erkek savaşçılar, Türk kızlarının
gelmesiyle moral bulmuş. Ellerine silah bile almayan bu kızların, iğne
deliğinden bile kurşun geçirdikleri yönündeki rivayetler tüm cepheye yayılmış.
Bu haber üzerine cephede moraller tavan yapmış. Türkiyeli komutan
Şendoğan Kayıt, kızları alıp bütün cepheleri dolaştırmış. Keskin nişancı
zannedilen kızlara birer şarjör boşalttırmış. İyice havaya giren kızlarsa,
kendileriyle röportaj yapan yerel televizyona, “Etekleri erkeklere bırakıp
cepheye” geldik deyince Türkiye’de kıyamet kopmuş. Daha sonra hastanede göreve
başlayan kızlar, askerlerin yaralarını sarmaya başlamış. Bir süre sonra Ayşegül
Aşoğlu’nu götürmek üzere babası gelmiş. Komutan Kayıt, endişeli babayı, cephenin
İstanbul’dan daha güvenli olduğuna ikna etmiş.
İstanbul’da bir otel işleten Aşoğlu, cephede yaşadıklarını şöyle
anlatıyor:
“Türkiye’de yardımlar toplandı, resmi yerlerle gidip görüşmeler,
Ankara’da oturma eylemleri yapıldı. Onlardan bir sonuç alamıyorduk. O sırada
çocukluk arkadaşım Efgan’ın cepheden ölüm haberi geldi. Burada yapacak bir şey
kalmayınca hemen yola çıktık. Oraya vardıktan sonra, bir cenazeye katıldık.
Bomba atılmış, 39 kişi yanarak ölmüştü. Hastanede yaralılara yardım ettikten
sonra, ‘İyi ki gelmişiz’ dedik. Yıllar sonra yaşanan son çatışmalar üzerine bana
telefon açıp ‘Hadi gitmiyor musun?’ diyenler oldu.”
Kızlar savaşın ortalarına doğru geri dönmüş. Ancak Yeşim İlkuçar sonuna
kadar orada kalmış. Hatta savaştan sonra da Abhazya’ya yerleşmiş. Şu anda
İstanbul’da güvenlik sektöründe çalışan İlkuçar, unutamadığı sahnelerden birini
şöyle anlatıyor:
“Abhazya’da birinci dereceden yakınını kaybedenler siyah giyinir.
Savaşta herkes yakınını kaybettiği için herkes siyah giyiniyordu.
Yaralıları taşıyan helikopter, çatışmaların sürdüğü karşı tepeden
havalandığında, hastane önündeki siyah güruh hareketlenmeye başlıyordu.
Helikopter, hastane bahçesine indiğinde etrafını sarıyor, sonra da çığlıklar
atıyorlardı. Çünkü kimi oğlunu, kimi eşini görüyordu.
Hastanenin arka kapısında ise daha farklı bir manzara vardı. Hayatını
kaybedenler, damperli kamyonlara koyulup öyle çıkarılıyordu. Kamyonun kasası
yükseltildiği için kanlı kefenlerde yatanları yakınları görmüyordu. Yanlarından
geçip gidiyordu. Kamyon şehir merkezine gidince ölülerin sahiplerine haber
veriliyordu.” Abhazya Dayanışma Komitesi üyesi Taygun Aşba, İlkuçar’ın her
helikopter sesi duyduğunda irkildiğini ve aynı duyguları yeniden yaşadığını
söylüyor.
Muhammet
Tokcan’ın Komutanı, Şamil Basayev’in silah arkadaşı
Muhammet Emin Tokcan, 16 Ocak 1996’da Rusya’nın Çeçenistan’ı işgalini
protesto etmek amacıyla sekiz arkadaşıyla birlikte Trabzon-Soçi seferini yapmaya
hazırlanan Avrasya adlı feribotu 211 yolcu ve mürettebatıyla kaçırmış, 72 saat
sonra teslim olmuştu. Af yasasıyla hapisten çıkan Tokcan, 22 Nisan 2001 gecesi
İstanbul Beşiktaş’taki Swissotel’i 12 adamıyla birlikte işgal etti, 120 kişiyi
rehin aldı.
Tokcan’ın her eyleminden sonra istihbaratçılar, Şendoğan
Kayıt’ın Hendek’teki evinin yolunu tutuyordu. Bunun sebebi ise Tokcan’ın Abhazya
bağlantısıydı. Tokcan ve arkadaşları, Türkiyeli General Şendoğan Kayıt
komutasındaki birliklerde çarpışmışlar. Kayıt, cepheden tanıdığı askerleriyle
yıllardır bağlantısı olmadığını anlatana kadar uzun uzun dil döküyormuş her
seferinde. Tokcan’ın akrabaları da şu anda Abhazya’da yaşıyor.
Kayıt, adını Çeçen savaşında duyuran Şamil Basayev’i de tanıyor.
Abhazya’da zaman zaman aynı cephelerde çarpışmışlar. Basayev ile ortak eylemleri
var. Başkent Sohum’u yeniden ele geçirmek üzere düzenlenen geniş çaplı saldırıyı
birlikte düzenlemişler. Kayıt, parlamento binasını, Basayev de tren istasyonunu
ele geçirmek üzere saldırmış. Ancak yoğun bombardıman nedeniyle geri çekilmek
zorunda kalmışlar. Ağır yaralanan Kayıt, sahra hastanesinde Abhazya
Cumhurbaşkanlığı’nın doktorları tarafından ameliyat edilmiş.
Abhazya'yı Demirel yaktı
Türkiye’nin Gürcistan’a yaptığı askeri yardımlar medyada yer bulmazken,
Kuzey Kafkas kökenli vatandaşlar arasında kıyamet kopuyordu. Abhazlar,
internetteki forumlarda, “Vergilerimizle alınan silahlar Gürcistan’a hibe
ediliyor, Gürcistan askerleri Türk subaylar tarafından eğitiliyor, daha sonra bu
askerler Abhazyalı kardeşlerimize ateş ediyor. Bu nasıl kardeşliktir, sorarız
size!” diye tepki gösteriyorlardı.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 11 Ağustos 2004 günü Gürcistan gezisinde
söylediği, “Ben de Gürcü’yüm, ailemiz Batum’dan Rize’ye göç etmiş bir Gürcü
ailesidir” sözleri, ipleri iyice kopardı. Gürcistan’ın Osetya saldırısıyla
birlikte Abhazlar, tepkilerini yüksek sesle duyurdu.
Her ne kadar Çerkeslerin ordu ve istihbarat başta olmak üzere devletin
önemli kademelerinde yer aldığı söylense de içeride durum farklı. Özellikle
Abhazlar, hükümetin Kafkasya politikasını Gürcü kökenli bakan ve vekillerin
belirlediğini ve kendileriyle ilgilenilmediğini düşünüyor.
Kafkas-Abhazya Dayanışma Komitesi Başkanı İrfan Argun, bugün gelinen
noktayı, “Türkiye’yi yönetenler, bizden şeytandan kaçar gibi kaçıyor” şeklinde
özetliyor. Argun, dönemin başbakanı Süleyman Demirel’i suçluyor ve o günlerde
yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “22 Temmuz 1992’de Yeltsin ile Şevardnadze,
Soçi’de buluştular. Rusya’nın Abhazya’nın yanında mı olması, yoksa Gürcistan’ı
mı desteklemesi gerektiği tartışılıyor. Birkaç gün içinde Abhazya’nın dize
getirilmesi konuşuluyor. Bu gelişmelerden habersiz olan Abhazya, bir gün sonra
egemenliğini ilan ediyor. 24 Temmuz’da ise bütün kabine Türkiye’ye geliyor.
O zaman başbakan Süleyman Demirel. Bir hafta uğraştık, görüşemedik.
Demirel, 30 Temmuz’a kadar kesinlikle görüşme kabul etmedi. 30 Temmuz’da
Süleyman Demirel, Gürcistan’ın toprak yapısı ile ilgili anlaşmayı imzalamak
üzere Tiflis’e gitti. Yanında Hasan Ekinci var, Refaaddin Şahin var, Türkiye’nin
en büyük Gürcü işadamları var. Refaaddin Şahin, Hasan Ekinci, Demirel’in
etrafındaki en önemli bakanlardan ve Gürcü kökenli. Militan Gürcü. Bunlarla
beraber gittiler, üniter devlet anlaşmasını imzaladılar. Biz de ertesi günü
heyeti Abhazya’ya geri gönderdik.
Gürcistan, 1921 Anayasası’na dönünce, 12 Ağustos’ta Abhazya, söz konusu
anayasada Abhazya ile ilgili hüküm olmadığını belirterek, konuşma teklif etti.
Cevap 14 Ağustos’ta geldi. Gürcistan bize saldırdı. Gerisi malum...
Bağımsızlıktan bu yana geçen 15 yılda da Abhazya’yı yönetenlerle Türkiye
Cumhuriyeti Devleti’ni yönetenler arasında en ufak bir ilişki sağlanamadı. Son
olarak Abhazyalı yetkililerinin resmi ziyaretleri bile önce kabul edildi, sonra
ne olduysa farklı kanallardan iptal edildi. Maalesef Türkiye, Abhazya’ya karşı
çok samimi bir davranış içinde olmadı. Çerkes camiası olarak çok
üzgünüz.”
__________________
M. Yaşar DURUKAN
(1081 – 21
Ağustos 2008)
|