|
Annenize telefonda Afrika’ya
taşınacağınızı söyleseniz neler olur hiç düşündünüz mü? Ya da evleneceğiniz
adamın kardeşiniz olduğunu öğrendiğinizde ne tepki verirsiniz? Bağırmalar, uzun
tartışmalar, gözyaşı ve bir dolu ‘insani’ tepki... Aklınıza gelen klasik
sahneler, bu reklam filminde yok. Zaten alamet-i farikası da orada. Burada kimse
şaşırmıyor, üzülmüyor, öfkelenmiyor. Herkes çok doğal, sanki çok sıradan bir
haber almışçasına sakin. Çünkü kısa kesmek zorundalar!
Reklam dünyasının önde gelen
ajanslarından Manajans/JWT, Vodafone’un yeni hesaplı tarifesi için hazırladığı
kısacık reklamlarla hedefi 12’den vurdu: 10 saniyede ‘artık kısa kesmenize gerek
yok’u anlattılar. Hem de en gerçek ve doğal, oyuncu olmayan oyuncularla. Ajansın
kreatif direktörü Mustafa Nuri, inandırıcı olmak için filmdeki evlenmek
üzereyken kardeş olduğunu öğrenen çiftin, gerçek hayatta ikiz olduklarını
söylüyor. Yaratıcı ekipten Mustafa Nuri, Emine Noyan ve Ozan Can Bozkurt ile ses
getiren kampanyalarını ve üçüncü dansözlü filmin başına neler geldiğini
konuştuk.
TEMPO: Bugüne kadar ekip olarak hep
ses getiren reklam filmlerine imza attınız. Ama bu son Vodafone reklamları
herkesin dilinde. Fikir nasıl çıktı?
Mustafa Nuri: Biliyorsunuz, GSM dünyasında üç
şirket var. İnsanlar son zamanlarda iki hat taşımaya başladılar. Özellikle
gençler, hesaplı olma arayışında. İnsanlar sık sık hat değiştirmek ya da belirli
saatlerde, hafta sonlarında indirimlerden yararlanmak için iki hatla gezmek,
birini açıp diğerini kapamak gibi numaralara başvurmaya başladı. Bizim reklam
kampanyamızda anlatmaya çalıştığımız, 15 YTL verip uzun uzun konuşma imkânınız
olduğunu en kısa biçimde anlatmak. Manajans-Thompson global bir marka ve daha
önce İngiltere’de Vodafone için yapılmış işleri vardı. Onlarınki çok farklı
uygulamalardı, biz onları değiştirdik ve Türkiye’ye uyarladık.
T.: Reklam filmlerinin yabancı
versiyonunda, babasına eşcinsel olduğunu söyleyen bir çocuk var. Reklam,
Türkiye’ye bu versiyonuyla girseydi güçlük olacağı için mi adaptasyona gidildi?
Ya da neden orijinal bir metin yazmak düşünülmedi?
Emine Noyan: Yurtdışındaki bu reklam kampanyası
çok başarılı ve zekiceydi. Müşteriye adaptasyon yapmayı önerdik. Aynısını
kullanmak istemedik; çünkü Türkiye’ye daha çok uyan bir şeyler yapmak
zorundasınız. Ayrıca filmi, Türk karakterlerle çekelim istedik. Dolayısıyla
onlara uygun bir metin yazmak şarttı. Orijinalini getirip ağız hareketlerinin
uymadığı bir dublaj da yapmak zor olurdu.
T.: Siz üç reklam filmiyle yola
çıktınız. Ama babasına telefon açıp okulu bırakıp dansöz olmaya karar verdiğini
söyleyen kızın oynadığı reklam artık sadece Youtube’dan izlenebiliyor. Bu
sansürün sebebi nedir?
M.N.: Bizim bu reklam filmlerinde bahsettiğimiz
her şey kısa konuşmaya değmeyecek, önemli şeyler. Biz bunun bilincindeyiz.
Esprisi de burada zaten. Kızlar okulu bırakıp dansöz olacak diye korktu
insanlar. Biz bir manifesto yapmak istemiyoruz bu filmde, izleyen herkes bunun
espri olduğunu biliyor.
“Kendi isteğimizle geri
çektik”
T.: Biz toplum olarak her
şeyi fazla ciddiye alıyoruz galiba.
Rahat rahat gülemiyoruz…
Ozan Can Bozkurt: Şöyle bir hastalık var
bizde. Biraz entelektüel birikimi olan bir kesim, halkın zekâsını küçümsüyor.
Bize şu ana kadar gelen tepkilerde en ufak bir olumsuzluk yoktu bu kampanya ile
ilgili. Herkes beğeniyor ve buradaki ince espriyi rahatlıkla anlayabiliyor. “Biz
anlarız ama insanlar anlamaz” tavrı vardır ya, yine o devreye girdi ve medya
üzerinden yoğun eleştiri yapıldı. Biz de filmi çekmek durumunda kaldık.
T: Filmin yayından kaldırılması
isteği kimden geldi?
M.N.: Herhangi bir dayatma olmadı, biz kendi
isteğimizle çektik. Bir köşe yazarı şöyle bir şey yazmış: “Reklamı izledim, çok
beğendim ama sonra düşününce...” Düşünmeyin bu kadar uzun uzun! Her şeyi o kadar
düşünürseniz, bir şey bulursunuz. Önemli olan ilk reaksiyondur.
O.B.: Fazla düşünmemek, fazla da
konuşmamak gerekiyor bunun üzerine. Biz de fazla konuşmadık reklamda zaten, kısa
kestik.
M.N.: Bu kampanya için yüzü aşkın diyalog yazıldı.
Bizim bu serinin devamı olarak yayımlanacak daha birçok filmimiz var. Biz bu
filmleri adapte ettik ve ederken de fazla karikatürize etmeden, o sıcak ve
gündelik Türklük durumunu yakalamak ve inandırıcı olmak istedik. Oyuncular da
rol yapıyormuş gibi değiller zaten.
Onlar zaten
ikiz
T.: Evet, hatta kardeş olduklarını
öğrenen yeni evli çiftin gerçekten kardeş olduğuna dair söylentiler
var...
M.N: Kardeşler zaten, hatta ikizler! Onları
özellikle öyle seçtik. Başka yerde oynamamış kişiler olmasına da çok dikkat
edildi.
T.: Bu sansür korkusu,
yaratıcılığınızı etkiliyor mu? Dansözlü metni yazarken aklınıza geldi mi hiç
böyle bir tepkiyle karşılaşacağınız?
E.N: Hiç aklımıza gelmedi, en azından bu şekilde
değil. Biz “Dansözlere ayıp olur mu?” diye konuşmuştuk. Ama orada anlatılan
okulu bırakmanın kötü bir şey olduğu. Eğitim camiasından bu sebeple tepki geldi.
Reklam filmi oynatılmaya devam edilebilirdi ama eğitim hassas bir konu diye
müşteriyle ortak karar verdik ve reklamı çektik.
M.N.: Seks de hassas bir konu
mesela. Ona asla değinemiyoruz. Derya deniz bir özgürlüğümüz de yok, dikkat
etmek gerekiyor sonuçta.
O.B.: Türkiye’de ses getiren birçok reklamın
başına geliyor bu aslında. Bir şey yaparken ister istemez bunu düşünüyorsunuz.
T.: Yurtdışında olsanız daha rahat
çalışabilir miydiniz?
O.B.: Belki de. Bizim de topluma karşı
hissettiğimiz belli sorumluluklarımız var. Otokontrol zaten belli bir yerde
devreye giriyor. “Ağzımıza gelen her şeyi söyleyelim!” demiyoruz biz de. Ama
belli noktadan sonra iş, sorumluluk anlayışından çıkıp sinekten yağ çıkarmaya
dönüyor.
M.N.: Aslında şöyle bir açmaz var. Bu iş için
söylemiyorum ama bu durum, ilerideki işler için bir otokontrol ve sansüre yol
açacak; bu, iyi bir şey değil. “Aa bu iş kaldırılmıştı, bunu yapmayalım”
diyecekler. Halktan kimsenin, “Bu nasıl film!” dediği ya da ayaklandığı bir
durum yok.
O.B.: Bu da otosansürü beraberinde getirecek.
E.N.: Allah’tan çok film çektik. Bu, tek film olsa
ve onun başına gelseydi... Ben 10 saniyelik bir reklam yüzünden çocukların okulu
bırakacağını zannetmiyorum.
M.N.: Bu, biraz da tolerans meselesi. Hoşgörüden
falan bahsediyoruz ama hoşgörü dediğimiz şey bu kadar da ‘yok’
olmamalı.
__________________
Hande KÖSEOĞLU
(1055 – 21
Şubat 2008)
|