|
Zeynep Halim,
Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın ikinci göbek torunu, Sait Halim Paşa'nın yeğeni
Prenses Halim'in anıları, Derin Türkömer'in 'Avcı Prenses Zeynep Halim ile
Sohbetler'' kitabında...
■ ■
■
■
■
■
■
■
■
■
■
■
■
■
■
■
Avcı ve prenses
kelimeleri yan yana gelip, Avcı Prensesi oluşturduklarında, bir masal sesleniyor
sanki insanın kulağına. Bir prenses eteklerini toplamış da, üvey annesinin
kendisini öldürmek için gönderdiği avcıdan kaçıyormuş gibi oluyor. Demek
istediğimiz, sanki avcılık ve prenseslik yan yana, ancak bir masal gibi duruyor.
Avcı Prenses Zeynep Halim’i bu yüzden insanın daha çok sevesi geliyor. Uzun
eteklerin ve saray kıyafetlerinin yerlerini avcı ceketi, tüfek ve botlara
bırakmasıyla birlikte merak edesi...
Üzerine bir de
gençliğinde av sırasında art arda yakılan Yeni Harman sigarası eklenince,
prenses iyice bir sürreel masal kahramanına dönüşüyor gönlümüzde. Bu araya hemen
kitaptan bir alıntı, prensesin Yeni Harman tanımı ile katkıda bulunmalı: “Son
derece yanmaz bir sigaraydı. Her dakika çekmezseniz söner, ağızda söner Allah’ın
cezası.”
İyi ki av aşkı prensesten
geri kalmaz, Afrika’dan Avrupa’ya avlanmadık toprak bırakmaz Derin Türkömer,
prensesin dostluğuyla yetinmeyip, karşılıklı sohbetlerini
kitaplaştırmış.
Türkömer ile sohbeti boyunca, Sarayburnu’na bakan Harem’deki
evinin camından bakarken, kim bilir hangi sazlıklarda geziyordu Zeynep Prenses.
Ve sazlıklarda gezen artık, sadece anılarıydı, özlemleri belki... Kendisi, çift
bastonuyla odasında. Öyle de güzel bir söz söylemiş ki Türkömer’e: “Anılar
ihtiyarın bastonudur…”
Bastonu alalım elimize öyleyse. Demirören’in muhabbeti
eşliğinde, Zeynep Hanım’ın tabiriyle: “İki lafı üst üste koyalım.”
Çölde av
1930’larda, İstanbul Baltalimanı’nda, avlanan, çantacıları
peşlerinde koşturan, çullukları çantalara dolduran avcılar gezer imiş. İşte
Prenses Zeynep Halim de o avcılardan biri imiş. Meriç kıyısından Karacabey’e,
Konya Gölü’nden Ahiler’e, aklı, kalbi av peşinde... 1915’te, Bursa’da dünyaya
gelen Zeynep Halim, Mısır’ı uzun süre yöneten Osmanlı kökenli hanedanın kurucusu
Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın ikinci göbek torunu.
Aynı dönemde Osmanlı İmparatorluğu’nun sadrazamı olan Sait
Halim Paşa’nın da yeğeni. Sait Halim Paşa demişken, Yeniköy’deki Sait Halim Paşa
Yalısı’nda bulunan Felix Auguste Clement imzalı resme, prensesin av merakını
daha iyi anlamak için bir baksak, şık olur. 1865 tarihli resimde, prensesin
büyükbabası Prens Abdülhalim Paşa ve arkadaşları, çölde ceylan avındalar.
İlk avına 18 yaşında çıkmış Zeynep Halim’i, ilk ava çıkaran,
ablasının eşi Abbas Celaloğlu. Çok üsluplu, bilgili ve de beyefendi Abbas
Celaloğlu, 1977’de av yolunda vefat ediyor. Bir sene sonra da Zeynep Halim,
avcılığı bırakıyor. Bir zamanlar kar fırtınası, şimşek çakması demeden,
karanlıklar içinde, sazlıklar dizinde yürüyen Zeynep Halim, “Kalmadı halim”
deyip avcılığa veda ettiğinde 63 yaşında. Sadece yaşı olsa sebep neyse, bir de
üzerine kuşlar gibi dostlar da azalınca, Zeynep Halim anılarında, av
defterlerinde, eski mecmualarda yaşıyor av maceralarını. Ve 91 yaşında, kuşlar
gibi göçüp gidiyor başka diyarlara.
Beynelmilel tabaka
Köylerde, dağlarda, göl kenarlarında, kadın başına onca erkek
arasında, omzunda tüfekle dolanan bir hanım olarak Zeynep Halim, Demirören’in,
“Köylülerce yadırganır mıydınız?” sorusuna, “Avcılığımı değil de kelam sahibi
oluşumu yadırgarlardı” cevabıyla, güzelliğini bir kez daha gösteriyor.
Ailesinin eli tüfekli bir prensese nasıl yaklaştığıysa,
prensesin o güzelim diliyle şöyle: “Unutmayınız ki, affınıza sığınarak artık bu
menfur kelimeyi kullanacağım, çünkü başka türlü nasıl anlatayım bilemiyorum,
bizim tabakamızdaki insanlar büyük ölçüde beynelmilel olurlar. Bu açıdan
baktığınız zaman, benim emsalim pek çok kadın avcı vardı dünyada. Validemin
hatta büyük validemin zamanında bile kadınlar tüfek atardı ve av davetlerine
iştirak ederdi.”
Gelenek ithal edilmez
Zeynep Halim’in bir önceki kuşağı sayılır meşhur avcılar
Börekçi İbrahim Bey, Cicibey lakabıyla bilinen Beyzade Celaleddin Beyefendi gibi
isimler, av anılarını defterlere kaydetmeye pek gerek görmemişler. Abbas Bey ve
Zeynep Hanım gibi bilinçli kimselerse, düzenli not tutmuşlar. Güzel av
defterleri yapmışlar. İşte bu defterler de açılıyor elbet Demirören’in
sohbetinde.
Eskilerin bu deftersizliğini; “Tüfekleri, köpekleri falan
İngiltere’den, Fransa’dan ithal etmişiz de, bunları almamışız. Tabii gelenek
ithal edilmez, bu da bir hakikat” diyerek açıklıyor Zeynep Halim. Prensesin ilk
defterinin tarihi 1936-37, sonuncusuysa 1978-79 tarihli. Bu yıllar boyunca
avının yekûnu, 16 bin 300 parça. Ağzınız sulandıysa, açıktıysanız, buyurun
sofraya.
40 kuş ızgarada
Zeynep Halim ve Alman’ından İngiliz’ine çok çeşitli, yüksek
kültürde av arkadaşları, Meriç kıyıları senin, Karacabey benim günlerce,
gecelerce, büyük bir keyif içinde avlanmalarından, çoğu zaman çantaları kuş dolu
dönüyorlar. Gün sonunda, 300 üveyik, çantada keklik. Elmabaşlar, çamurcunlar,
yeşiller, suçullukları, düdükçünler, arabaya dizi dizi dizilmişler... Gerisi,
keyfi, akşam yemeği. Bir seferde kırk kuş ızgaraya. Avcılar, çantacılar, diğer
yardımcılar derken, 200-250 üveyik mideye yolcu. Meşhur avcı sözü, “Kırk gün
taban eti, bir gün av eti”nin hediyesi... Kırk adımlarından birine katılalım
öyleyse Zeynep Hanım’ın, kulağımızda bir öğüt: “Kazananı
alkışlama.”
Kazananı
alkışlama!
Zeynep Halim, avlardan birinde, yabancısı olduğu Orta
Anadolu’da, Soğula Gölü’nde diz boyu su içinde. Git git bitmez bir çamur
deryasını adımlamada. Karanlık da bastırınca, nasıl da korkmuyor kadın başına...
Böyle meşakkatli olduğu kadar, böyle güç ve sabır gerektirdiği kadar, neşesi de
bol bir uğraş olmalı avcılık. Göle düşen İngiliz avcı Churchill’den dişlerini
sazlıklara düşüren Alman avcıya, bir yanıyla grotesk bir hava...
Zeynep Halim’in en güzel anılarından biri de, ünlü güreşçimiz
Yaşar Doğu’yla çıktıkları av macerası. Maceranın sonunda, Doğu’nun ilk av
macerası sonrası gözlemledikleri üzerine, terbiye ve görgü üzerine; “Bakın
efendim birisi güreş kazandı mı, diğeri kaybedecek çaresiz. Kazananı alkışlamak,
kaybedenin kahrolmasına hizmet eden bir şey. Çok ayıp görülürdü bu eskiden”
diyor prenses Demirören’e. Hal böyleyken, bir avcıya da ne kadar kuş avladığını
sormak, aynı terbiye çerçevesinde ayıp oluyor.
Av ve avcı
Malumunuz, avcıya ilk sorulan suallerden biri: “Acımıyor
musunuz vururken?” Demirören bu soruyu Zeynep Hanım’a da soruyor. Prensesin
cevabı, Ortega’nın ‘Avcılık Üstüne’ adlı eserinden ilhamla şöyle: “Avlanmak avcı
ile avı arasında yaşanan bir mücadeledir. İkimiz de normal şartlar altında
imkânlarımızı kullanıyoruz, ben onu elde etmek için, o da beni atlatmak, elde
edilmemek için. O benim imkânlarıma sahip değil, ama ben de onun imkânlarına
sahip değilim. Bu imkânlar birbirine denk olsa, mücadele av olmaz, dövüş olur.”
Sayın okuyucu, avlanmak kısmına, Zeynep Halim’in avla-avcı
arasında telepatik bir bağ olduğuna inanmasını, hep birlikte havalanan
ördeklerin sesini ‘soulsatisfying’ (ruh tatmin edici) bulmasını, kızaran
gökyüzündeki şiiri kalbine yazmasını, kış soğuğundaki şahane manzarayı da
eklemeyi unutma...
________________________
Berrin KARAKAŞ
(1063 – 17 Nisan 2008)
|